Gazneli Mahmut, İslam’ı yaymak amacıyla Hindistan’a on sekiz sefer düzenlemişti. Bu seferlerin birinde oldukça şiddetli bir direnmeyle karşılaşmış, bu zor durumdan kurtulmak için Allah’a şöyle niyazda bulunmuştu: “Ey Rabbim! Sen yardım edensin. Bizlere yardım eyle. Şayet bu savaştan galip çıkarsam aldığım bütün ganimetleri yoksullara dağıtacağım.” Gazneli Mahmut, bu seferden zaferle çıkmıştı. Elde ettiği ganimetleri de yoksullara ve garibanlara dağıtmaya başlamıştı. Ancak sultanın yanındaki vezirler bu durumdan hoşnut olmamışlardı. Bu durumu sultana, “Aman sultanım! Ne yapıyorsunuz? Bunca değerli altınlar, inciler fakir fukaraya dağıtılır mı? Hem onlar, bunların kıymetini ne bilecek? Üstelik devletin bu ganimetlere ihtiyacı var!.” diyerek bildirmişlerdi. Gazneli Mahmut’un kafası bu sözler üzerine karışmış, kararsızlığa düşmüştü. Bu kararsızlıktan kurtulmak için devrin alimine bu durumu danışınca Alim, Gazneli Mahmut’a şu şekilde tavsiyede bulundu: “Sultanım! bunda kararsızlığa düşecek bir taraf yok! çok basit bir tercih karşısındasınız. Eğer Allah’a bir daha işiniz düşmeycekse hemen adamlarınızın dediğini yapın, ganimetleri hazineye koyun; ama Allah’a tekrar işiniz düşecekse verdiğiniz sözü tutun, adağınızı yerine getirin, ganimetleri yoksullara dağıtın.” Zor zamanlarda, sıkışık anlarda verilen sözler; durumlar iyileşince unutulmamalıdır. Aynı sıkışık durumlara düşmemeye garanti kimse edemez.

Adaletiyle meşhur Hz. Ömer (r.a.), ezanın okunmasıyla birlikte camiye yönelmişti. Arkasından gelen küçük bir çocuk, Hz. Ömer’i (r.a.) geçip hızlı adımlarla ilerledi. Hz. Ömer (r.a.), çocuktaki bu telaşın neden kaynaklandığını merak etti. İçinden “Acaba bir derdi, bir sıkıntısı mı var?” diye geçirdi. Hemen yetişip “Yavrum, hayırdır, telaşlı tekalşlı nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer’i (r.a.) tanımayan çocuk: – Camiye gidiyorum amca! Hz. Ömer (r.a.) şaşırmıştı. Zira çocuk, çok küçüktü. Hz. Ömer (r.a.), hayretini gizlemeyerek çocuğa şöyle dedi: – Yavrum, sen daha küçüksün! Namaz sana farz değil, bu kadar telaşa gerek yok ki! Çocuk, Hz. Ömer’in (r.a.) bu sözüne katılmadığını belirten bir tavırla cevap verdi: – Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüüğü olmaz! Mahallemizde daha dün bir çocuk öldü. Üstelik o, benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok! O yüzden her yaşta buna hazır olmak gerek. Hem bu yaşta namaza alışmazsam büyüyünce zor gelebilir! Ölüm, büyük küçük ayırmaz. Her işimizi sanki hemen ölecekmişiz gibi itinayla yapmalıyız.

Her gittiği yerde el üstünde tutulan Abdal Musa Hazretleri adı geçen Akdağların Fethiye’ye yüzündeki köylere gelmiş. Diğer köylerde olduğu gibi burada yaşayanlar tarafından da büyük itibar görmüş, el üstünde tutulmuş. Kendisine köylerinin misafirperverliğinin gereğini yerine getirmişler. Ayrıca ününü duydukları için saygıda kusur işlememişlerdir. Abdal Musa günlerce bu köyün birisinde konuk olarak kalmış, Köylüler “Hoca bir şey buyuracak mı?” Diye gözlerinin içine bakmışlar. Yemediklerini yedirmişler, içmediklerini içirmişler, gönlünü hoş etmişler, duasını almışlar. Köylüler de onun sohbetlerinden çok hoşlanmışlar. Abdal Musa da bu köylüleri çok sevmiş. Gözlerinin tokluğunu, almadan vermesini bilen konukseverliklerini pek beğenmiş. Bu saf ve temiz insanlara ısınmış. Kendisine gösterilen yakın ilgiden dolayı onlara bir iyilik etmek istemiş. Köyden ayrılıp kendi köyüne dönme zamanı yaklaştığında onlara: “-Ey güzel Allah’ın sevgili kulları, Alah gözünüze, gönlünüze göre versin. Şimdi ben gidiyorum. Söyleyin bakalım bir eksiğiniz, isteğiniz var mı?” Köylüler Abdal Musa’nın bu övgü dolu sözlerine çok sevinmişler. Kendisine teşekkür etmişler.Hep bir ağızdan: “-Sağ olasın Efendi hazretleri, sayenizde hiçbir eksiğimiz yoktur. Sağlığına duacıyız” demişler Abdal Musa bu gözü ve gönlü tok ve misafirperver insanları mükafatsız bırakmak istememiş ve sararan ekinlere, ağaçlara ve uzayıp giden kıraç, susuz tarlalara bakmış da: “Eksiksiz köy mü olur? Mutlaka bir ihtiyacınız vardır, söyleyin hele!”demiş. Abdal Musa’nın bu anlayışlı konuşmasından cesaret alarak hep bir ağızdan: -Herşeyimiz var, var olmasına da, sulama suyumuz yok ya Efendi hazretleri. Malımız, davarımız, ekinlerimiz, ağaçlarımız susuzluktan kırılıyor. Ekinlerimiz evinsiz oluyor” demişler. Abdal Musa’nın yüzü bulutlanmış, aslında bu kadar büyük talep beklemiyormuş.” “İyi de” demiş Abdal Musa: “Sizler bu güzellikler, güzel davranışlarla birlikte bol suya kavuşursanız, çok zengin olursunuz. Cebiniz para bulunca Allah’a asi olursunuz, yabancı bir konuk gelince ağırlamazsınız. Onlara güler yüz-tatlı dil göstermezsiniz. Bundan korkuyorum” demiş. Köylüler telaşlanmışlar, korkmuşlar, yeminler, kasemler etmişler. “Aman Ya Efendi hazretleri! Suyumuz bol olur da bağ bahçe sahibi ve zengin olursak gelenlere daha iyi bakarız. Yeter ki suyumuz olsun” demişler. Abdal Musa ağır ağır yerinden kalkmış. Dualar okuyarak yürümüş. Asası elinde bir müddet yürüdükten sonra bir kayanın önüne gelmiş, yine bir zaman elleri havada dua ettikten sonra “Ya Allah!” Diyerek elindeki asası nı kılıç gibi kayanın böğrüne saplamış. Köylülerin şaşkın bakışları arasında kayada açılan yarıktan buz gibi sular akmaya başlamış. Bu suyun ilk çıktığı yer kendiliğinden genişlemiş, bir çay halini almış. Köylülerin sevinçleri ise görmeye değermiş. -Köylülerin sevinçleri, dualarıve sevinçleri, teşekkürleriyle köyün çıkışına kadar uğurlanmış. Suyun çıkmasıyla birlikte köyün çehresi değişmiş. Bağlar, bahçeler yeşillenmiş, tarlaların verimi artmış. Köylüler birkaç yıl içinde zengin olmuşlar. Aradan epey zaman geçmiş. Abdal Musa’nın yolu köye düşmüş. Köydeki gözle görülür değişikliği hemen fark etmiş. Yeşillikler, meyve yüklü ağaçlar, bağlar, bahçeler ve yüzü gülenekin tarlaları köye ayrı bir güzellik katıyormuş. Halk büyük bir koşuşturma içindeymiş. Kimse onun geldiğinin farkında bile değilmiş. Bir kaç saat geçmiş, yorgunmuş, açlıkta başlamış.Onu görenler kimsin? Necisin? Diye sormamış bile. Köylünün birinden yiyecek ekmek istemiş, “Allah rızası için bir parça ekmek verin” demiş. Dinleyen bile olmamış, üstelik bir de azar işitmiş: -“Haydi yoluna, hangi yüzle yiyecek istiyorsun. Benimle tarlada, bahçede, harmanda çalıştın mı?”Kendi ağzıyla ekmek istediği halde köylülerden ekmek alamayan Abdal Musa çok üzülmüş. Daha önce bu köylülere su vermesi için Allah’a yalvardığına bin pişman olmuş. Yine ellerini havaya açarak yüksek sesle şöyle dua etmiş: Ey Allah’ım! Bu nankör insanlar, senin verdiğin nimetin değerini bilemediler. Varlık sahibi oldular ama, zenginliğin gereğini yerine getirmediler. Gururlandılar, kibirlendiler.Tanrı misafirini aç koydular, var iken vermediler. Onlara armağan olarak verdiğin güzel suyu muhanet kıl, onlara yarayacağı zaman hiç akmasın. Kış mevsimi geldiğinde de bulanık aksın” diye dua etmş. Gürül gürül akan su, o dakikada kesilivermiş. Köylüler işin farkına varmışlar, pişman olmuşlar. Abdal Musa’nın ayaklarına kapanmak istemişler, ama Abdal Musa kayboluvermiş… Şimdilerde Mayıs sonlarında veya Haziran ayı başlarında Akdağ’ın Gömbe Yaylasından taraflarına bakan yüzünde büyük bir gürültüyle bir su patlar. Etrafına güzel görüntüler vererek yükseklerden uçar. Bu suya UÇARSU derler. Bu su adı geçen Muhanet köylerin kullandığı sulama suyudur. Abdal Musa’nın duası üzerine ekim ayı sonuna kadar muhteşem görüntülerle Gömbe taraflarına akar. Ekim ayından itibaren de Akdağ’ın diğer yüzündeki Muhanet köylere akar ama bulanık olarak. Her yaz on binlerce kişinin ziyaret ettiği Saklıkent kanyonundan akan sular: “Yaz ortalarında birden bulanır ve birkaç gün bulanık akar.”

İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar, tabii insan kılığında. Akşam olmuş, Şehrin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar. Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları. Yemek falan teklif etmemişler.Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp ?Geceyi burada geçirebilirsiniz? demişler. Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Şöyle bir sürmüş yarığa, duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek, ?Niye yaptın bunu?? diye sormuş merakla. ?Her şey her zaman göründüğü gibi değildir? demiş yaşlı melek yavaşça. Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazi sofraların almış onları. Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın ?Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız? demiş. ?Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz.?demiş. Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş. ?Bunu nasıl yaparsın? Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin? Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. İneklerinin ölmesine göz yumdun?? ?Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat? demiş yaşlı melek yine. ?Nasıl yani?? diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek. ?Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat? demiş yaşlı melek bir daha. Ve anlatmış: ?İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hak etmemişlerdi. Çatlağı kapayıp onları bu hazineden ebediyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın.

Hz. Fatıma, '- ya Ali' Hasan, Hüseyin aç, evde yiyecek yok.. gidip yiyecek birşeyler alsana" der. Hz. Ali'nin sadece altı dirhemi vardır. Yiyecek almak için evden çıkar ve giderken yolda kavga eden iki insan görür. Hz Ali: "Niçin kavga ediyorsunuz? Şu âlemde Allah'ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?" diye sorar. Kavga edenlerden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu, vermediğini, söyler. Hz Ali cebindeki altı dirhemi çıkarır ve alacaklıya verir. Evine geldiğinde eli boştur, 'Cennet kadınlarının seyyidesi', "- Ya Ali, hiç mi bir şey almadın?" diye sorunca, "- Ama ara düzelttim ya Fatma" der. Hz Fatma'nın yüzünde nurlu bir gülümseme belirir. Memnundur kocasının bu güzel hareketinden. Daha sonra Hasan'la Hüseyin ağlamaya başlarlar, 'açız' diye. Bu acı manzaraya dayanamaz ve evden çıkar. Yolda bir adama rastlar. Elinde besili bir deve; "- Ya Ali bu deveyi sana satmak isterim, ucuza satacağım." "- Param yok" der Hz Ali. "- Olsun" der adam. "- Bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum.150 dirhem bu deve. Al sonra ödersin." Alır Hz Ali o deveyi. Yolda giderken başka adama rastlar. "- Ya Ali" der, "ne güzel bir deve bu. Ben bunu 300'e alayım ne olursun reddetme beni." Hz Ali: "- Ama ben bunu 150'ye aldım" der. "- Olsun, ben çok beğendim bunu" ve deveyi satar. Hz Ali mutlu bir şekilde gider yiyecekleri alır eve döner. Sonra Peygamber'in huzuruna çıkar. Efendimiz(s.a.v.) güler, "gel" der, "ya Ali şu deve hikâyesini anlat". Anlatınca da der ki: "- Sen ki ara düzelttin. Allah Cebrail'i ile sana deveyi sattı. İsrafil'i ile de satın aldı. Her kim ki ara yapar, birleştirir, düzeltir, ikilikten insanları kurtarırsa o bendendir ya Ali." Okuduysanız paylaşın belki bir müslüman kardeşim daha rahmet PEYGAMBERİN ( S.A.V ) güzel ahlakını okur ve azda olsa kendine örnek alır."

KESİNLİKLE OKUMANIZ GEREKEN BİR HİKAYE OKUDUKTAN SONRA ZATEN PAYLAŞIRSINIZ Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden olmaz. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir. – Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyor musun, almıyor musun? – Alıyorum. – Eee, o zaman ne karıştırıyorsun ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacaksın, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten… 23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir. O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var. O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, bulundukları makamdan utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. “Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der. Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir. Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce okuma yazma kursları vermeye başlar. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir. Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler. Girişimcilik ne biliyor musunuz? Bulunduğunuz yere yenilik katmalısınız. Mutlaka adım atmalısınız. Yaptığınız iş olduğu yerde durup duruyorsa, sizde bir eksiklik vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir. Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Üç aylık bir tâlimden sonra Mehmed Muzaffer, 'zâbit namzeti' olarak Çanakkale'de idi. (Mart 1916). Müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale'de uğradıkları mağlûbiyetlerden ve verdikleri yüzelli bin zâyiattan sonra Boğaz'ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915'in son haftasıyla 1916'nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip, çıkıp gitmişlerdi. Muzaffer, Çanakkale'ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman, İmroz-Bozcaada'da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da, 1915 Nisan'ından Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı bağuşmalara kıyasla bu bombardımanlar 'hiç' mesâbesindeydi. Çanakkale'deki birliklerin büyük bir kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevkedileceklerdi. Hazırlanma ve noksanları ikmâl emri aldılar. Muzaffer, birliğinin alay karargâhında vazifeliydi. Alayın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlarsa ancak İstanbul'dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübâyaalar için açık artırma yapmak, ilanlarda bulunmak, ne âdetti, ne de bunlarla kaybedilecek vakit vardı. Herşey itimatla yürütülürdü. Muzaffer, açıkgöz ve becerikli bir İstanbul çocuğu olduğundan, karagâh, gerekli malzemenin temin ve mübâyaasına onu memur etti. İcab eden paranın kendisine i'tâsı için de Erkân-ı Harbiye Riyâseti'ne hitâben yazılı bir tezkereyi eline verdiler. O yıllar İstanbul'da otomobil ve kamyon, nâdir rastlanan vâsıtalardı. Bunlaların lastikleriyse yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy'de bir Yahûdi'de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fâhişti ama, yapacak başka birşey yoktu anlaşmaya vardı. Lâzım gelen parayı almak üzere Erkân-ı Harbiye'ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciiine havâle ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam (yarbay)'ın huzurundaydı. Kaymakam, uzatılan kezkereyi okudu. Karşısında hazırolda duran ihtiyat zâbit namzetine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan 'Ne alınacak?' dedi. 'Oto ve kamyon lastiği' cevabı verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer'e dik dik baktı: 'Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma... Para mara yok!' dedi. Muzaffer selâmı çaktı, dışarı çıktı. Harbiye Nezâreti'nin (bugünkü hukuk fakültesi binâsının) bahçesinden dış kapıya ağır ağır yürürken, ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere alayın ihtiyacı vardı. Eldeki (Almanlar'ın verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka lâzımdı. Kendisi, bulur alır diye vazifelendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu, fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lâzımdı. Muzaffer bunları düşüne düşüne Bâyezid Meydanı'na vardı. Birden durdu, kendi kendine güldü. Aradığı çareyi bulmuştu! Doğru tüccar Yahûdi'ye gitti: 'Paranın tediye muâmelesi akşamüstü bitecek. Ezandan sonra gelip malları alamam gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapurum Çanakkale'ye kalkıyor, yetişmem lâzım. Onun için, sabah ezanında geleceğim. Malları mutlaka hazır edin...' Tüccar 'Peki' dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilâve etti: 'Altın para vermiyorlar, kâğıt para verecekler.' Yahûdi yine 'Peki' dedi. Ertesi sabah Muzaffer, Merkez Komutanlığı'ndan araba ve neferle ezan vakti Yahûdi'nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Taccar, malları hazırlatmıştı. Havagazı fenerinin yarım yamalak aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer, bir yüzlük kâime (yüz liralık kâğıt para) verdi. araba dörtnal Sirkeci'ye yollandı. Malzeme şat'a, oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu. Üç gün sonra Yahûdi, elindeki yüzlük kâimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na gitti. Bozmadılar.. Zira elindeki para sahte idi. Muzaffer evrâk-ı nakdiyenin basımında kullanılan kâğıdın aynısını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile, gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemiyecek nefâsette taklit para yapmıştı. Tüccara verdiği para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerinde yazılar arasında bir de şöyle ibâre bulunurdu: 'Bedeli Dersaâdette altın olarak tesviye olunacaktır.' Muzaffer yaptığı taklit parada bu ibâreyi şöyle yazmıştır. 'Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır.' Onun burada altın dediği, Çanakkale'de Mehmetçiğin akıttığı, altından da kıymetli kanı idi... Yâhudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi, bilinmez. Ancak hâdise bütün İstanbul'a yayıldı. Dünyada emsâli olmayan ve olmayacak olan bu hâdise Şehzâde Abdülhalim Efendi'nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yâhudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklid evrâk-ı nakdiyeyi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu'ndakiEmniyet Müzesi'ne hediye etti. Şehid Mehmet Muzaffer'in taklidini yaptığı paranın asıl 50 liralık kâğıt paradır. Bu kâğıt paralar, üzerlerinde de yazılı olduğu gibi, Rûmi 6 Ağustos 1332 (M.18.8.1916) tarihli kanunla tedâvüle çıkarılmıştır. Bu tertip kâğıt paraların en büyük kıymeti 50 liralıklardır. Yüz lira olarak bu tipte hiçbir kupür basılmamıştır. Her halde Şehid Muzaffer'in alacağı malzemenin bedeli elli liranın çok üstünde olmalıdır ki, iki tane ellilik imal edecek olsa anlaşılabileceğini düşünüp tek bir yüzlük yapmıştır. Bu kâğıt paralar yeni tedâvüle çıktığından, getirip veren de subay ve askerleri olduğundan, tüccar, bu çeşit yüzlük kâime mevcut olup olmadığını araştırmak lüzûmunu görmemiş olmalıdır. Esasen Muzaffer'in 'sabah ezanı vakti' üzerinde durması da, hem o devrin ölü ışıkları altında paranın iyice incelenmesine imkân bırakmamak, hem de sabahın o saatinde her taraf kapalı olduğundan, sağa sola sormak ihtimâlini de ortadan kaldırmak için olmalıdır. Çeşitli imkânlara sahip teksir ve totokopi makinelenin henüz îcad edilmediği yıllarda, bugün son sistem âletlerle çalışan kalpazanlara taş çıkartacak şekilde elle bu derece başarlı bir taklidi yapabilmek, üstelik de bunu bir tek gecenin sınırlı saatleri için sığdırmak, fevkalâde büyük bir sahtekârlık başarısı değil, bir san'at şaheseri olarak değerlendirilmelidir. Hz. Allah, bütün şehidlerimizden de, vatan için her şeyi göze alabilen bu san'atkârın, bu mübârek şehidin rûhundan da, o ganî rahmetini eksik etmesin. (Âmin)

Bir savaş dönüşünde mola verilmiş, öğle yemeği hazırlamak isteyen ashab kesecekleri koyunun hizmetini konuşuyorlar. Biri, ben koyunu getireyim, öteki ben de keseyim, bir başkası da et hazırlamada görev alayım, derken Allah Resulü de oturduğu yerden kalkıyor ve şöyle diyor: Ben de ötelerden odun toplayıp da ateşi yakayım. Diyorlar ki: - Haşa, yâ Resulallah! Siz oturun, biz hizmetin hepsini de yapar huzurunuza getiririz! Şöyle buyuruyor Allah Resulü: - Bilirim ki siz bütün hizmeti yapar, ayağıma getirirsiniz. Ancak ben başkaları hizmet ederken, seyirci kalmak istemem. Ben de hizmet edenler arasında yerimi almayı tercih ederim. Seyirci kalmak bana ağır gelir. Hizmet etmek mutluluk verir. Allah Resulü hizmet edilen değil de eden olmayı böyle tercih ediyor, tüketen değil de üretenden olmayı böyle ibretimize sunmuş oluyor. *** Bir meclis biri hakkında konuşuluyor. Biri şöyle söyledi: - Ben onunla hacca gittim, çok ibadet eden birisidir. Her konaklamada hemen namaza durur, çok ibadet ederdi. Biri şöyle sordu: - Her konaklamada ibadet ederdi de devesinin yemini, suyunu kim verir, kendisinin hizmetini kim yapardı? Cevap: - Hizmetini biz yapardık. - Demek ki siz ondan çok ibadet etmişsiniz! Çünkü o, hizmet edilenlerden olmuş, siz ise hizmet edenlerden. *** Bu konuda en çarpıcı bir misal de meşhur Bağdat vaizi Yahya bin Muaz'ın kardeşine söylediklerinde. Mekke'de mücavir kalan kardeşi gönderdiği mektubunda der ki: Mekke'de durumum çok iyi. Bir de hizmetçim var, bana çok iyi hizmette bulunuyor. Hicri 235'in ünlü vaizi kardeşine gönderdiği cevabında şöyle ikazda bulunur: Hizmet edilen olmakla iftihar etme de hizmet eden olmakla iftihar et. Zira hizmet edilmek Allah'a mahsustur. Hizmet etmek de kula mahsustur. Sen Allah'a mahsus sıfatla muttasıf olmayı düşünme de kula ait sıfatla muttasıf olmaya çalış. Bizim halimiz nasıl, durumumuz nedir? Hizmet etmeyi mi tercih ediyoruz, yoksa hizmet edilmeyi mi? Allah'a mahsus sıfat mı, yoksa kula mahsus sıfat mı?

Eline aldığı kuru bir hurma dalına dayanarak Resûlüllah’ın kapısına kadar gelmiş olan yaşlı bir kadın, içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine; – Yâ Resûlâllah, kim olduğunu bilmediğimiz bir ihtiyare kadın, zâtınızı görmek istiyor,” dediler. Resûl-i Ekrem Hazretleri: – Müsaade edin, gelsin,” buyurdular. İhtiyarlıktan âdeta rükû eder halde duran kadın, hurma dalından edindiği asâsına dayana dayana Resûlüllah’ın kapısından içeri girdi, bir-iki adım ilerledikten sonra, kendisini tanıyan Resûlüllah hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu minderlerini göstererek oturmasını istediler. Resûlüllah’ın bu kadına gösterdiği hürmet ve alâka, orada hazır bulunan Hazret-i Ömer’in dikkatini çekti; hattâ kim olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen bu ikramı, biraz da fazla gibi bulduğu içindir ki, ihtiyare kalkıp gittikten sonra: – Yâ Resûlâllah, bu kadın kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz, minderinizi verecek kadar alâka gösteriniz?” dedi. Resûlüllah’ın cevabı tek cümleden ibaretti: – Bu kadın, bizim Hatîce’nin dostlarındandı!” Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor: – Resûlüllah Hazretleri, senelerce evvel vefat etmiş olan Hatice Validemize, neden bu kadar alâkâ duyuyordu ki, O’nun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini vermek kadirşinâslığında bulunuyorlardı? Hatîce Validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti ne idi? Bu sualin cevabını da, Hazret-i Âişe Validemizin hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada bulmak mümkündür. Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hazret-i Hatîce Validemizi uzun uzun yâdetmiş; bazı hatıraları yeniden anlatarak, geçmiş günlerini dile getirmişti. Hazret-i Âişe Validemiz: – Yâ Resûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâdetmekte ne fayda var? Allahü Zülcelâl, size, O’ndan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini vermiştir,” dedi. Âişe Validemizin bu sözlerine karşı Resûlüllah Hazretleri’nin, Hz. Hatîce Validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, dikkat ve ibretle okumaktayız: – Yâ Âişe! Seneler geçtiği halde Hatîce’yi unutmayışım, O’nun dış güzelliğinden değildir. Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatîce bana inandı ve tasdik etti. Etrafımdakiler bana, yalancısın, dediği zaman; Hatîce bana, doğru söylüyorsun, asla çekinme, dedi. İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman, Hatîce, bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir, istediğin kadar harcayabilirsin, dedi. Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatîce, benden asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir, dedi. İşte ben, Hatîce’yi, bu fedakârlıkları için unutmuyorum!” Hz. Hatîce’yi seneler geçtiği halde unutturmayan meziyetleri, Resûlüllah nezdinde, kadın arkadaşına oturduğu minderini verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti; hanımların dikkatlerini çekmelidir. Mü’mine hanımlar, İslâm dâvası uğrunda fedakârca çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatîce annemiz gibi, bütün kuvvet ve imkânlarıyla dâva uğrunda çalışan beylerini takviye ile yardımcı olmalıdırlar.

Medîne ehâlisi anlaşarak bir yere toplandılar. Ömer (r.a) hazretlerinin adâletini tecrübe etmek için anlaşdılar. Aralarından bir yehûdî çıkdı. -Ben sizin müşkilinizi hâl etmeğe muktedirim, dedi. Onlar da buna ba'zı va'dlerde bulundular. Hz. Ömerin bir oğlu var idi. Bedenen çok za'îf kalmışdı. O yehûdî, kendisini hekîm tanıtıp, Hz. Ömerin (r.a) oğlunun yanına vardı. Hâlini ve hâtırını sordu. O da, za'îfliğinden bir mikdâr hikâye yolu ile şikâyet etdi. Mel'ûn yehûdî tebessüm ederek, bunun ilâcı kolaydır, dedi. Bu da ilâcını istedi. Zîrâ kalblerinde kin ve hîle yokdu. Yehûdî, önüne düşüp, odasına götürdü. Sonra bir sürâhî şerâb doldurup, şerbetdir diye önüne koydu. Bu senin derdine devâdır. Bunu içdiğin gibi sıhhat bulursun, dedi. O da sözünü hakîkat zan edip, şerâb ne olduğunu görmediği için, o sürâhîdeki şerâbı içip, serhoş oldu. O yehûdînin güzel bir kızı vardı. O kızı arz eyledi. Şerâbın te'sîri ile serhoş olduğundan, kıza sâhib oldu. Bir zemândan sonra ayılıp, aklı başına geldikde, yapdığı işlere pişmân oldu. Nedâmet ile tevbe ve istigfâr edip, evlerine geldi. Hikmet-i rabbânî, o kız hâmile olup, çocuk doğdu. Sonra, mel'ûn yehûdî, bir çok yehûdîyi ve o çocuğu yanına alıp, Ömer (r.a) hazretlerinin yanına getirdiler. Dediler ki, -Yâ halîfe, senin oğlun, bizim kızımıza zorlıyarak sâhib olup, bu çocuk hâsıl oldu. Biz bunu beslemeğe mecbûr değiliz. Hz. Ömer (r.a) bunu görünce, mubârek gönülleri perîşân olup, oğlunu çağırdı ve bu durumu sordu. Oğlu da meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. Hz. Ömer (r.a) o ma'sûma beyt-ül-mâldan nafaka ta'yîn eyledi. Sonra oğlunu aşağı alıp, dînin emri olan sopayı vurdurmağa başladı. Sopa sayısı kırk olduğu zemân, Eshâb-ı güzîn, Ömer (ra) hazretlerinin yanına gelip, ricâ etdiler. -Yâ halîfe, oğlunuz hastadır, bu şekildeki sopaya tehammül edemez. İhsân eyle, bunun suçunu bize bağışla. Zîrâ sesi, Resûlullah (sav)hazretlerinin sesine benzerdi. Eshâb-ı güzîn bunu, Ravda-i Mutahharaya götürüp, yüksek ses ile Kur'ân-ı azîmüşşânı okutup, kendileri dışarıdan dinlerler idi. Hz. Habîbullahın hasretinden ciğerlerini dağlarlar idi. Lutf eyle, sesi hurmeti için suçunu afv eyle diye, ne şeklde söylediler ise, iltifât eylemedi. -Allahü teâlânın hakkında hâtır olmaz. Âhıretde çekmekden, dünyâda cezâsını bulmak iyidir, buyurdular. Altmış değnek oldukda, babasına çağırdı ki, -Yâ baba, bir ân mehil ver ki, azîz annemin yüzünü göreyim, halâllik dileyeyim. İltifât eylemeyip, yetmiş sopa oldukda, çağırıp, -Yâ baba, işte ben ölüyorum. Mubârek yüzünü bana göster, görün ki, hasret gitmiyeyim, dedi. Hz. Ömer (r.a) mubârek yüzünü çevirip, gösterdi. Sopa sayısı seksen oldukda rûhunu teslîm etdi. Hz. Ömere öldüğünü bildirdiler. Buyurdu ki, -Ölüsüne yirmi değnek vurun ki, Hak emri yerini bulsun. Ondan sonra da yirmi değnek vurdular. Yüz temâm oldu. Sonra techîz ve tekfîni yapıp, götürüp defn eylediler. Sonra Hz. Ömer (r.a), acabâ babalık hakkını yerine getirip, seni kurtardım mı. Allahü teâlânın huzûrunda hâlin nasıl oldu diye ağladı. O gece Eshâbdan birisi onu rü'yâda gördü. Sultân-ı kâinât (sav) hazretlerinin huzûr-u şerîfinde oturup, zevk ve sefâ ederdi. Bu sahâbîyi gördüğü gibi, kalkıp, güle-güle yanına geldi. Dedi ki, -Allahü teâlâ babamdan râzı olsun ki, atalık hakkını yerine getirdi. Allahü teâlâya hamd olsun ki, devâmlı Fahr-i âlem (sav) hazretlerinin hizmet-i şerîflerinde olup, bir ân ayrılmıyorum. Dünyâ kahrından kurtulup, zevk ve safâ içine düşdüm. Ertesi günü o sahâbî gelip, rü'yâda gördüğü hâli, Hz. Ömere anlatdı. Hz. Ömer (r.a) ağlamağı bırakıp, Allahü teâlânın inâyetine şükr secdesi eyledi.

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda: "-Fatma" dedi, hiç de çekinmeyen bir tavırla... Ve ekledi: "-Eğer beni hafız yapmazsanız, kayıt yaptırmak istemiyorum." Böyle tehdit edercesine konuşması, onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: "-Korkmayın küçük hanım, siz isteyin hafız da yaparız, hoca da!.." O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi: "-Hocahanım, çocuk işte, kusuruna bakmayın. İlle de hâfız olacağım der, başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamber Efendimiz, "Hâfız olanlara cennette taç giydirilecek!" buyurmuşlar herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, biz bu kadar duyduk anladık!.." Kendisini teselli etmek ihtiyacı hissettim: "-Tabii teyze, ne demek!.. Keşke herkes sizin gibi duyduklarını hemen kabul etse de teslim olsa... Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allah'a sonra bize emanet!.." Kadıncağız elime yapıştı. Öpecekken ellerimi geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı. "-Hocahanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık!.." "-Estağfirullâh teyze!" dedim . "O âhirette belli olur." Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma'nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. "-Küçük nasıl kalacak, bu kadar uzaklarda..." Zaman ilerledikçe Fatma'nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip çeşitli sorular soruyordu. Birgün: "-Hocam hâfız olmak için Kur'ân'ı bitirmek mi lazım?" diye sordu. Ben de: "-Tabii ki hepsini ezberleyeceksin ki, "hâfız" adını alacaksın." Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki... Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kur'ân ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri: "-Hocam" dedi. "Fatma'nın annesi, abdestli olmayanların hâfızlara dokunamayacağını söylemiş. Bu doğru mu?" diye sordu. Çok ilginçti doğrusu. İçimden "mâşallâh!" dedim. Ve onların sorularına da cevap vermek için, "Osmanlı zamanında atalarımız Kur'ân'a ve hâfıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış." dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi âdetâ kendilerini ulaşılması zor, vitrindeki altın gibi görüyorlardı. "Görsünler" dedim kendi kendime... Bu yaşta, buralara gelmişler. Allah'ın kelâmını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu. Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma'nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Birgün dersini 2 kez aksatınca sormak zorunda kaldım: "-Ne oldu, yoksa anneni mi özledin?" Sert bir şekilde bana döndü. Solgun yüzüne bir ciddiyet gelmişti: "-Hayır", dedi. "-Öyleyse neden moralin bozuk? Sık sık da hasta oluyorsun!" dedim. Yalvarır gibi oldu. Gözleri dolmuştu: "-Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allâh'ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem, bana âhirette hesabını sormaz mı?" Dilim dudağım bağlandı. Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim, kendimi. O küçük kalbte bu ne îmandı, Yâ Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum. Birgün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra, arkadaşım olan doktor hanım: "-Hocahanım, derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder." dedi. Şaşkınlıkla: "-Neden?" diye sordum. Bana: "-Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın ama, bu talebe "kanser!..". Âdeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Hastâneden ayrılırken Fatma'ya hiç bir şey diyemedim. O ise hâlimi anlamış gibi, bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek: "-Hocam" dedi. "Azrail insanların canını alırken nasıldır?" Ağlamamak için zor tutum kendimi: "-Mü'min kullara karşı çok güzel bir sûrettedir." dedim. Mırıldandı: "-Belki hafız olamam, ama Elhamdülillah mü'minim!" diye. Hâfız olmak için Kur'an'ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım. Demek ki hastalığını biliyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü artık dayanılmaz acılar içinde kıvranıyordu. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, mahcûbiyetle: "-Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız!.." "-Ne demek!.. Nasıl kızarım sana.." dedim. "Hem sonra, sakın üzülme hâfızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hâfızlar zümresinden yazmıştır inşâallâh!" dedim. Öyle sevindi ki! Sarıldı boynuma: "-Gerçekten ben şimdi hâfız sayılır mıyım? Anne bak duydun değil mi?" Hüngür hüngür ağlıyordu. Ya Rabbi, bu ne aşktı! Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatma'yı gözyaşları ile Erzurum'a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hâfızlık tâcını merak ettiğini, bunun rüyalarına bile girdiğini yazıyordu. Birgün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma'nın annesiydi karşımdaki ses... Ağlamaklı bir sesle: "-Hocahanım Fatma'yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okur musunuz?" deyince, ben de dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan: "-Size ölmeden önce şunu söylememi istedi", dedi. Hıçkırarak: "-Anneciğim, hocama söyle!.. Azrâil söylediğinden de güzelmiş." "Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelâmına sımsıkı sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç?"

Eyyub (a.s.) Suriye dolaylarında halkı Allah yoluna çağırmış ve bu arada başına birçok belâlar gelmesine rağmen hepsine gönül rahatlığı ile katlanarak üstün bir sabır örneği olmuş bir Peygamber'dir. Önceleri çevresinde eşi az bulunan büyük bir zengindi. Yine bir Peygamber sülâlesinin torunu olan babasından kendisine büyük bir miras kalmıştı. Sürü sürü koyunları, kervan kervan develeri ve bir o kadar sayıda katır ve eşekleri vardı. Civardaki en verimli tarlaların ve çayırların sahibi de kendisi idi. Öyle iken dünyanın servet ve zenginliğinde zerre kadar gözü yoktu. Dünya malının yine dünyaya kalacağını; servet ve zenginliğe aldananın hem dünyada hem de âhirette sefil olacağını iyi biliyordu. Zenginliği ile olduğu kadar benzersiz cömertliği ile de ün ve şöhret salmıştı. Kimsesiz yetimlerin öz babası, dulların koruyucusu ve yoksulların kayırıcısı idi. Civardaki bütün dara düşenler ve geçimini temin edemeyenler onun varlıklı kapısına başvururlar ve sayıları ne kadar çok olursa olsun hiçbirinin eli boş dönmezdi. Zengin ve cömert Eyyûb'ün çoluk çocuğu da kalabalıktı. Üç tane karısı ve on dört tane çocuğu vardı. Şeytan Eyyub (a.s.)'ın zengin servet ve malına rağmen dünyaya gönül vermemesine, varlığını ve malını Allah'ın adamış olmasına karşı çıldırtıcı derecede kıskançlık duyuyordu. "Eyyub (a.s.) hem bu dünyasını hem de öbür dünyasını kazanmanın sağlam yolunu tutmuştur. Ne yapıp etmeli ve hiç olmazsa dünyalarından birini yıkmalı; hatta mümkün olursa her ikisini de altüst etmeli" diye düşünüyordu. Öte yandan yüce Allah (c.c.), lânetlik şeytanın neler düşündüğünü, dosdoğru yola koyulmuş Eyyub'e ne benzersiz bir kıskançlıkla göz diktiğini biliyordu. Bir gün şeytanın içindekileri dökmesi için ona şöyle sordu; "Sevgili kulum Eyyub hakkında neler düşünüyorsun?" Şeytan fırsatını bulmuştu; hemen cevap verdi; "Ne olacak! Eyyub ateşin yakmakla bitiremeyeceği geniş bir servetin sahibidir. Zenginliğinin hatırı ve malının elinden çıkmaması için sana bağlılık göstermekte ve ibadet etmektedir. Malını yitirip rahatı ve saadeti elinden kaçsa bir saatliğine bile sana bu günkü gibi bağlılık göstermesi mümkün değildir." Yüce Allah (c.c.) Peygamberlerinden biri olan Eyyub'u iyi tanımakta ve yoluna bağlılığının dünya serveti ile uzaktan yakından ilgili olmadığını kesinlikle bildirmektedir. Bu apaçık gerçeği, Allah'a karşı gelmenin yolunun ilk koyucusu olan lânetlik şeytana da ispat etmeyi diler, yukarıdaki iddialara cevap vermek üzere şöyle der; "Sen her zaman olduğu gibi yine yanılıyorsun. Eyyub'un bana olan bağlılığı, dünya hayatına kavuşmuş olması ile alâkalı değildir. Dünyadaki en yoksul ve en çaresiz kullarımdan biri olsa O, yolunu değiştirmeyecektir. Bunu iyi biliyorum, ama mademki sen tersini düşünüyorsun, dediklerimin doğruluğunu sana da ispat edeceğim. Sevgili kulum Eyyub'ü imtihana tabi tutacağım. O'nu, sahip olduğu servet ve saadetinden iyice mahrum bırakarak çekilmez acıların kucağına atacağım. Göreceksin, bakalım, eşsiz ve samimi kulluğunda bir değişiklik, bir gevşeklik gösterecek mi?" Yüce Allah'ın şeytana söylediği sözlerin arkasından gelen yıllar Eyyub'un ardı arkası gelmez belâ ve felâket yılları oldu. Önce yaygın bulaşıcı bir hayvan hastalığı bütün sürülerini ve kervanlarını göz yumup açana kadar silip süpürdü. Durumu Eyyub Peygamber'e bildirmeye geldikleri zaman O'nu namazlığın üzerinde diz çökmüş, biricik Allah'ına yalvarırken buldular. Eyyub'un kâhyasına verdiği cevap gayet kısa olmuştur; "Sürü ve kervanları bana veren Allah'tır. Şimdi alan da O, ne yaparsa yerli yerindedir." Arkasından beldeye çöken kavurucu bir kuraklık. Eyyub'un bütün tarlarını verimsiz kum yığını haline getirdi. Allah'ın sevgimi Peygamber'i bu afeti de eşsiz bir dayanıklılıkla karşıladı. İbadet ve Allah'a bağlılığında zerre kadar eksiklik ve gevşeklik göstermedi. Fakat felâketler Eyyub'u durmadan kovalıyor, tükenmek bilmiyordu. Bir gün komşu evlerde ancak zararsız bir sarsıntı olarak duyulan bir deprem evini, aile halkının üzerine yıkmış; üç karısından ikisi ile birlikte bütün çocukları çöküntüler altında can vermişti. Eyyub'un başına gelen felâketler bu kadarla da kalmadı. Dillere destan olmuş servetini ve çoluk çocuğunu kaybettikten sonra ağır ve bulaşıcı bir hastalığa da yakalandı. Yine de Allah'a bağlılıktan ve kesintisiz ibadetten bir adım geri kalmadı. Yanında bir tek karısı kalmıştı. Beraberce bir fakir kulübesine sağındılar. Servetinin bol olduğu günlerde önünde saygı ile eğilen halk, birbirini kovalayan felâketlerin sonunda çaresiz bir sefalete düşünce Eyyub'den iyice yüz çevirdiler. Eyyub'un hastalığı günden güne ilerliyor ve vücudunu adım adım tüketiyordu. Her tarafını kurtlar sarmıştı. Günün birinde komşuları, kocasının yastığı başından ayrılmayan eşine başvurarak şöyle dediler; "Eyyub'un hastalığı çok tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalıktır, Şehrimize yayılmasından endişe duyuyoruz. Onun için sen hemen kocanı yanına alarak şehrimizi terket yoksa sizi zorla çıkaracağız." Haberi duyan Eyyub (a.s.) bu felâketin karşısında da sabır ve bağlılığını elden bırakmadı. Hemşehrilerinin dediklerine uyarak kulübesinden ayrılmaya karar verdi. Sadık eşinin sırtında, doğup büyüdüğü ve iyi günlerinde bütün hayatında saygı gördüğü şehrinden ayrılarak yakınlardaki bir ormana sığındı. Karsı şehirden getirdiği balta ile ağaç keserek içinde oturabilecekleri bir kulübe yaptı. Eyyub (a.s.) yine ibadetine devam ediyor; olup bitenler karşısında bir tek şikayet sesi bile yükselmiyordu. Halbuki Peygamberlerin duası reddedilmezdi. Durumunun düzelmesi için bir defa bile el kaldırıp Allah'ına yalvarsa duası kesinlikle kabul edilecek ve tekrar eski günlerine dönecekti. Fakat gönlünde Allah'tan gelen herşeyi hoşnutlukla karşılayan sarsılmaz bir iman aydınlığı barındırıyordu. İşin sonu nereye varırsa varsın; başına ne ölçüde çekilmez ve katlanmaz felâketler gelirse gelsin, şahsı adına yüce Allah'ın işine karışmayı düşünmüyordu. Hatta bir defasında karısı O'na "Sen büyük bir Peygambersin. Allah'a yalvar da hiç olmazsa seni öldürücü hastalıktan kurtarsın" diye teklif edince önce gücenmiş; sonra da eşine şu cevabı vermiş; "Ne yüzle durumumdan şikayet edecek ve Allah'tan iyi günler dileyeceğim. Zenginlik ve saadet için geçen seksen seneme karşılık üç dört yıldan beri felaketli yıllar yaşıyorum. Felaketli yıllarım iyilik ve rahmet içinde geçen günlerim kadar oldu mu ki ağzımı açmaya yüzüm olabilsin?" Ağır ve devasız hastalık nihayet sabırlı Eyyub'ü artık bitirmek üzere idi. Vücudunu tarayan kurtlar her yanını tüketmiş, sadece kalbi ile dili kalmıştı. Artı yenecek bir tarafı kalmadığı için kemik kalıntısı haline gelen vücudunu terk eden kurtların ikisi dili ile kalbine saplanmıştı. O, ana kadar hiçbir insanoğlunun eşini gösteremeyeceği bir sabırla başına gelen felâketlere katlanan Eyyub (a.s.) kalbi ile dilini kurtlar sarınca gözyaşları dökerek Allah'a şöyle sesleniyordu: "Yüce Allah'ım. Şu ana kadar başıma gelenler halkın düşüncesine göre her ne kadar ağır felâketler idiyse de benim umurumda değildi; hiçbirini sana karşı şikayet etmemi gerektirecek sebepler olarak görmedim. Başıma ne gelirse gelsin sana karşı taşıdığım imanla aydınlanan bir kalbim ve her an seni zikreden bir dilim vardı. Bu iki âzâ ile sana karşı olan kulluğumu yerine getirebiliyordum. Ama şimdi kurtlar bu âzalarıma saldırdılar. Onlardan da mahrum kalırsam sana karşı beslediğim imanı nerede taşıyacak ve seni neyle anacağım. Şu andaki derdim ve gözyaşlarım bu yüzdendir." Bunun üzerine imtihanı tam bir başarı ile bitiren Eyyub'e yüce Allah (c.c.) önce sıhhatini sonra da daha evvel elinden çıkan servet ve evlâtlarını geri vererek onu eski rahat günlerine döndürdü. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: "Eyyub'un duasını kabul ettik. Üzerinden belâ ve musibetleri savdık. O'na (önce sıhhatini sonra da daha evvel) elinden çıkan servet ve evlâtlarını geri verdik. Üstelik de daha da çoğaltarak tarafımızdan nimet verdik. Bütün bunları Allah'a ibadet edenlere öğüt (ve ibret) olsun diye yaptık." (Enbiya, 84)

Nuh (a.s) asma kökleri dikmiş, geniş bir üzüm bahçesi meydana getirmek istiyordu. Fakat diktiği kökler bir türlü yeşermek bilmiyordu. Nûh (a.s), "Acaba neden yeşermiyor?" diyerek tasalanıp dururken bir gün kendisine yaşlı bir ihtiyar kıyafetine bürünerek lânetlik şeytan çıkageldi ve "Ey Allah elçisi!" dedi. "Eğer bağının yeşererek üzüm vermesini istiyorsan izin ver de bütün asma köklerinin diplerine şu yedi hayvanı keserek kanlarını akıtayım." Bağının yeşerip de çil çil üzümler vereceğini duyan Nûh Peygamber, "bildiğiniz gibi yapın" diyerek şeytana izin verdi. Şeytan da şu yedi hayvanı kesti: Arslanı Ayıyı Kaplanı Çakalı Köpeği Horozu Tilkiyi İşte bunların kanlarını asmaların köklerine bir bir döktükten sonra, bağ yeşerdi ve üzüm verdi. Böylece şeytanın ileri sürdüğü iddiası yerine gelmiş oluyordu. Daha önce tek renkte olan üzümler adı geçen hayvanların kanlarıyla sulandıktan sonra tam yedi renge bürünmüşlerdir. İşte o yüzdendir ki içki kullanan kimsede şu yedi karakteri görmekteyiz. Her içki içen kimse sarhoşken; kendini aslan gibi cesur, ayı gibi kuvvetli, kaplan gibi öfkeli (kükremiş), çakal gibi konuşkan (uluyan) köpek gibi kavgacı (hırlayıcı), tikli gibi kurnaz ve intikamcı, horoz gibi ötücü hisseder.

Hazreti Ömer Radıyallahü Anh, hilafeti zamanında Hımıs ileri gelenlerine bir mektup yazıp çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek yardım edeceğini bildirdi. Hımıs'lılar Şam ve civarında bulunan fakirlerin bir listesini Halife Hazreti Ömer'e arzettiler. Hazreti Ömer (R.A.) gelen listeyi açıp baktığında listenin başında kadı olarak ta'yin ettiği Sa'd bin Amir'in ismini görüp listeyi getirenlere hakiminin malî durumunu sordu. Onlar: - Hakimimiz hakikaten gayet fakirdir. Çünkü rüşvet olacağı korkusundan, en küçük bir hediyemizi bile kabul etmiyor, dediler. Bu sözler Halife Ömer'in hoşuna gitmişti: - Allah'tan bu kadar korkan hakiminizin hoşunuza gitmeyen tarafları da vardır herhalde... Dedi. Onlar: Hakimlerinden şikâyetlerinin de olduğunu ve bazı hallerinden memnun olmadıklarını söyleyerek kusurlarını şöyle sıraladılar: 1 - Hakimimiz vazifesine her zaman sabah namazından sonra başlaması lâzım geldiği halde kuşluk vakti vazifesinin başına gelir. 2 - Hakimimizi hiç bir gece aramızda görmüyoruz. O hep kendi başına evine çekilir halkla münasebet kurmaz. 3 - Hele haftada birgün, evinden dışarı bile çıkmaz, kapısını arkasından sürgüleyip içerden ses bile vermiyor. 4 - O'nun şahid olduğu bir hadise vardır. O hadise aklına geldiği zaman baygınlık gelir ve üzüntüsünden hastalanır. O hadise ise Eshaptan Hubeyb'in öldürülmesidir, dediler. Hımıslıların şikâyetlerini sonuna kadar dinleyen Hazreti Ömer, onlara bir kısım erzak ve giyecek vererek gönderdi. Hakim Sa'd bin Amir'i de kusurlarının sebebini öğrenmek üzere huzuruna davet etti. Hakim, Hazreti Ömer'in huzuruna geldiğinde, Halife O'na Hımıslıların bazı şikâyetleri olduğunu söyleyerek dört kusurunun sebebini sordu. O, bu dört hatasını şöyle izah etti: Birinci kusurum; ailem hasta olduğundan evin bütün işlerini bizzat kendim görüyorum ve bu sebepten vazifemin başına ancak kuşluk vakti gelebiliyorum, ikincisi ise; gündüzleri halk için vazife gören bir kimsenin gece olunca Hak için vazife görmesine müsaade edersiniz her halde. Ben akşam olunca gün boyu yaptığım işlerin muhasebesini yapıyor acaba yaptığım işlerde bir kusurum var mı diye onu tetkik ediyorum. Üçüncüsü ise; sırtımdakinden başka giyecek elbisem yoktur. Haftada birgün giydiğim çamaşırlarımı yıkıyor temizlik işleri ile meşgul oluyorum. Hatta evimde bile üzerime alacak bir elbisem olmadığından yıkadığım çamaşırlarım kuruyuncaya kadar hiçbir kimseyi görüşmeye bile kabul edemiyorum. Hubeyb'in şehid edilmesini hatırlayınca bayıldığım ise doğrudur. Çünkü müşrikler Hubeyb'i asarlarken ben yanlarında idim. Belki mani olabilirdim, ama o zaman İslâmla müşerref olmamıştım, sadece hadiseye seyirci kaldım. İşte bu hadise aklıma geldikçe kendimi tutamıyor mes'uliy etinden korktuğum için bayılıyorum, hastalanıyorum, diye sayarak dört kusurunu da Halife Ömer'e izah etti. Sa'd bin Amir'in (R.A.) bu izahatı karşısında göz yaşlarını tutamayan Halife çok memnun oldu ve ondan sonra Sad'ı hatırladıkça ağlar «Ah Sa'd ah Allah korkusu seni ne kadar yüceltmiş» der onunla iftihar ederdi.

Arkadaşlarımdan biri, zamanının sıkıntılarından, talihinin fenalığından şikâyet ederek bana derdini döktü. Dedi ki: “Biliyorsunuz ki ailemin fertleri pek çok, geçim kaynağım pek azdır. İhtiyaç yükünü taşıyacak gücüm kalmadı. Kaç defa gönlüme geldi ki şu memleketi bırakayım, başımı alıp başka ülkeye gideyim. Orada -iyi kötü- nasıl yaşadığımı kimse bilmez.” Gurbette çok aç yatanlar oldu, fakat kimsenin haberi olmadı; pek çok ölen oldu, onlara da kimse göz yaşı dökmedi. “Bununla beraber şunu da düşündüm. Düşmanlar arkamdan gülerek beni kötülerler; çoluk çocuğum hakkındaki gayretimi bilmezler de bu yolda hareketimi insaniyetsiz olduğumu söyleyerek derler: “Gece gündüz hep kendini düşündüğünden çoluk çocuğunun gecesi gündüzü olmayan şu düşüncesiz adam, âlemde rahat yüzü görmesin.” Oysa biliyorsunuz hesap işlerinde oldukça bilgi sahibiyim. Eğer sizin aracılığınızla bir işe girebilirsem şu darlıktan kurtulur, size ömrüm oldukça minnettar kalırım.” Bunun üzerine ben şöyle dedim: “Arkadaş, devlet hizmeti iki taraflıdır. Refaha ermek imkânı olduğu gibi, canını vermek ihtimali de vardır. Bence, o ümitle bu tehlikeyi göze almak akıllı işi değildir.” Fakirin evine tarla tezek vergisi ver, diye kimse gelmez. Fakirlik çok zordur ama, devlette makam mevki sahibi olmanın da yolu pek tehlikelidir. Arkadaşım dedi ki: “Bu söz, benim halime uygun bir söz değildir ve benim soruma cevap olmaz. İşitmedin mi ki tecrübe sahipleri ne demişlerdir: Hesapta eli titreyenler, hıyanet sahibi olanlardır.” Hakk’in rızâsını çeken doğruluktur. Doğru yolda gidenlerden sapıklık çok uzaktır. Bilgeler demişler ki: “Dört çeşit kimse, dört türlü kimseden korkar: Harâmi, sultandan; fâsık, gammazdan; hırsız, bekçiden; fahişe, muhtesipten … Yoksa, hesabı kitabı doğru olan kimden korkar?” İş başına geçtiğin zaman taşkınlık yapma ki azledildiğinde seni kimse eleştiremesin. Elbise temizleyiciteri (çırpıcılar) kirli elbiseyi yerlere çarpar, sen kirli olmazsan kimseden korkmana gerek kalmaz. Şöyle cevap verdim. Sana bir hikâye anlatayım, iyi dinle! Tilkinin biri büyük bir telaşla düşe kalka kaçıyormuş. Onu görenlerden biri sormuş: “Ne oluyor? Bir felâket mi var?” Tilki, “Evet” demiş: İşittim ki develeri zorla çalıştırıyorlarmış.” “A budala, senin deveye neren benzer? Deve ile aranızda ne ilişki var?” orada bulunanlar. Tilki, “Öyle söyleme pek, münafığın biri beni devedir diye gösterir de yakayı ele verirsem, derdimi kime anlatacağım ve beni kurtarmayı kim düşünecek?” demiş. Ne demişler: “Irak’tan tiryak gelinceye kadar yılanın soktuğu zavallı ölmüş bulunur.” Evet, ben sizin gerçekten namuslu ve doğru olduğunuzu biliyorum, fakat kıskançlar pusu kurmuş, gammazlar köşeleri tutmuş, firsat gözetiyorlar. Şayet senin güzel huylarının, iyi gidişlerinin aksine olarak padişaha aleyhinde bir ihbar olacak olursa, lehinde söz söylemeye kim cesaret edecek? İyisi mi kanaate sıkı sarıl da bu gibi sevdalardan vazgeç! Hikmet sahipleri der ki: “Denizin pek çok yararı var, fakat selâmet istiyorsan kıyıda kat. ” Arkadaşım bu sözlerden canı sıkıldı, hatta kızdı ve beni incitecek sözler söyledi: “Bu nasıl mantık, ne biçim düşünce? Ben, seni dirayetli, sadık bir dost sanıyordum da sana derdimi onun için döktüm. Bilgeler ne güzel söylemiş: “Dostluk kara günde belli olur, yoksa sofra başında herkes dost olur.” Gerçek dost refah zamanında gelip sana kardeş görünen değil, sıkıntılı anında elinden tutup yarana merhem sarandır. Baktım ki öfkeleniyor, benim kardeşçe öğütlerimi garazkârlık olarak algılıyor. Hemen kalkıp, vezirin yanına gittim, durumu ona arzettim. Ricam kabul edildi, adamcağızı küçük bir memuriyete tayin ettiler. Çok geçmeden kabiliyet ve çalışmaları dikkati çekti, ikbal yıldızı parlamaya başladı. Kısa zamanda devlet makamlarının en yüksek derecesine kadar yükseldi. Sultanın yakınlarından biri, devlet adamlarının parmakla gösterdikleri biri haline geldi. Onun bu durumuna ben de memnun oldum. Şöyle dedim: “İşler iyi gitmediği zaman kaygılanıp huzursuz olma. Âb-ı hayâtın kaynağı karanlık içindedir.” Ey felâkete duçar olan sakın üzülme, Allah’ın nice gizli lutufları vardır. Gidişata bakıp üzülme, sabırlı ol; sabir acıdır, fakat meyvesi tatlıdır. O sıralarda birtakım dostlarla Hicaz’a niyet ettik ve gittik. Dönüşümüzde adamcağız beni iki konaklık yerde karşıladı. Son derece perişan bir haldeydi. “Hayrola! Bu hal ne haldir?” deyince, “Sormayın! İş, dediğiniz gibi oldu. Birtakım münafıkların hasedine uğradım, beni hıyanetle itham ettiler. Padişah da işi iyice araştırmadan beni görevden alıp hapsetti. Eski ahbaplarım, samimi dostlarım, doğruyu söylemekten kaçındılar, bu kadar hukuku ayak altına aldılar” diye cevap verdi. İkbal sahiplerinin huzurunda herkes el pençe divan durarak onu över. Talihinden dolayı düşen de ayak altında kalarak hep ağlar. Kısaca, türlü sıkıntılar çektim. Nihayet bu hafta içinde hacıların sâlimen dönüyor oldukları haberi ulaşınca, babamdan kalan mallarımı bile hazineye alıp beni hapisten çıkardılar. Ona şöyle söyledim: “Zamanında benim sözlerimi dinlemediniz. Size padişah hizmetinin başka işlere benzemediğini, hem faydalı hem tehlikeli olduğunu söylemiştim.” Bir tüccar için denizden çok kâr etme ihtimali olduğu gibi bir gün cesedinin sahile atılma ihtimali de vardır. Yarasını bundan çok kurcalayarak üzerine tuz saçmayı uygun görmedim. Şu sözlerle konuyu kapattım: “Şu sözümü bari iyi dinle, kulağına küpe olsun! Zehirli iğneye dayanamayacaksan akrep yuvasına sakın yanaşma!”

Padişahlardan biri, adını anmanın bile insanı ürküteceği korkunç bir hastalığa yakalanmıştı. Yunan hekimleri tedavisine imkân bulamadılar. Yalnız şu nokta üzerinde ittifak ettiler: Şu ve şu şekilde bir insanın ödünden başka bu derdin çaresi yoktur. Padişah emretti, aradılar, taradılar, istenilen nitelikleri bulunduran bir köylü çocuğu buldular. Padişah, çocuğun annesiyle babasını çağırtarak birçok para ve ihsan karşılığında onları ikna etti. Kadı da, “Padişahın selâmeti için ahaliden birinin kanı dökülebilir” diye fetva verdi. Yapılacak iş kalmadı. Çocuğu cellâda teslim ettiler. Cellât, vazifesini yapmaya hazırlanırken, çocuk başını semaya kaldırarak acı acı gülmeye başladı. Çocuğun bu gülmesi, padişahın merakını çekti, çocuğa dedi ki: -Şu hal, senin için gülecek bir hal değildir. Söyle, niçin gülüyorsun? Çocuk dedi ki: -Evlâdın nazını çekecek, anasıyla babasıydı. Onlar beni değersiz bir menfaat karşılığında feda ettiler. Dava, kadılar huzuruna çıkarıldı, adalet onlardan beklenirdi. Onlar da katline fetva verdi. Padişah ise, kendisinin sağlığını benim kanımın dökülmesinde görüyor. Şu halde Allah’tan başka yardımcım kalmamıştır da ... Ey Allahım, halimi kime şikâyet edeyim. Adaleti ancak senden beklerim, çünkü sen şanı yüce olansın. Padişah bu sözlerden pek üzüldü, gözleri yaşardı. “Masum bir yavrunun kanına girmektense benim ölmem daha iyidir” diyerek çocuğu bağrına bastı, öptü, okşadı ve birçok bağış ve ihsan yaparak onu serbest bıraktı. Rivayet ederler ki padişah o hafta içinde devasız derdinden iyileşti. Nil kıyısında dolaşırken bana bir fil çobanı çok güzel bir beyit okumuştu, onu hiç unutmam: Hani her gün çiğneyip geçtiğiniz karıncalar var ya, işte aynen bunun gibi bir gün sizi de filler ezer geçer.

Birgün Hazret-i Ebû Bekr (r.a), hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin (s.a.v.) huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki: - Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir. Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki: - Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.

Hz.Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki -Ey halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin. Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek: -Söyledikleri doğrumu diye sorar. Suçlanan genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer: -Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Bunun üzerine genç anlatmaya başlar,derki : -Ben bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Hayvanlarımın arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş atım oracıkta öldü, nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim, fakat arkadaşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi. Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem suçunu da kabul ettin... Bu sözden sonra delikanlı söz alarak: -Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı ifnaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettğiniz için Allah indin'de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin veriseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime birini bulurum der. Hz Ömer dayanamaz derki: -Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der, Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar derki, -Bu zat benim yerime kalır, o zat Amr ibni As' dan başkası değildir. Hz Ömer Amr 'a dönerek -Ey Amr delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabi: -Evet, ben kefili, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur, Medinenin ileri gelenleri Hz Ömere çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr'ın idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz, derler. Hz Ömer kendinden beklenen cevabı verir, derki, -Bu kefil babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim. Amr tam bir teslimiyet içerisinde derki, -Biz de sözümüzün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz Ömer gence dönerek derki, -Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin. Genç vakurla başını kaldırır ve: -Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der. Hz Ömer başını bu defa çevirir ve Amr'a derki, -Ey Amr sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun? Amr : -Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim der. Sıra gençlere gelir derlerki, -Biz bu davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer : -Ne oldu biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz? Gençlerin cevabı dehşetlidir : - Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.

Bir vakit Bağdatta geçimini çalgıcılık yaparak sağlayan bir genç vardı Adı çalgıcı Aliydi. Çalgıcıydı düğünlerde derneklerde özel günlerde saz çalıp insanları eylendirir bu yolla para kazanırdı. Çalgıcı Ali bir gün Bağdat sokaklarında aval aval gezerken bir kız gördü Aman ALLAHım ne güzeldi bir bakışla içten yaralanmıştı yıldırım aşkı derlerya öylece Ali aşık oldu. Hemen etrafındakilere sordu; -Hey bu kız kimdir tanıyan varmı kimdir neyin nesidir bilen yokmu.? Birisi; -Tanımıyormusun.Padişahın kızı Selmadır. Eyvahhh Ali ne yaptın. Aşık olacak başka kızmı bulamadın gittinde koskoca padişah kızına aşık oldun bir duysalar seni öldürürler çalgıcı sefil bir çalgıcısın...Ali bu düşüncelerle uzaklaştı oradan artık derde giriftar olmuştu. O neşeli Ali çalgıcı Ali artık sazına dertli dertli vurmaya başladı. Yemeden içmeden kesildi.Aklında fikrinde Selma vardı. Ama kimselere diyemiyordu. Alinin bu haline arkadaşları acıdı yanına gittiler.. -Ali günlerdir yemiyor içmiyorsun düğünlere de gitmiyorsun iyice sefalete düştün. Arkadaş derdini söyleki derman olalım Ali -söylersem benimde başım sizinde başınız gider.dedi Arkadaşları ısrar edince Ali padişahın kızına aşık olduğunu söyledi. Arkadaşları ürktü. -Aman Ali padişah duysa seninde bizimde başımızı vurur. Başka kızmı yoktu sevdalanacak. Aman ha bundan sonra arkadaşın değiliz. Bizi arama sorma ama bunca yılın hatırına sana bir iyilik padişahın çok sevdiği bir ALLAH dostu varmış adı Ali Heyiti hazretleri. Kapısına giden derdine derman bulurmuş. Git derdini ona anlat ama sakın bir daha bizi arama sorma. Deyip Aliyi terketttiler. Ali Bağdat sokaklarında kapı kapı gezer Ali Heyiti hazretlerini arar İllaki arayan bulacak.Sora sora Bağdat Bulunacak! Sonunda bulur. Kapıdan içeri edeplice girer. Karşısına geçer Diz çöküp boyun büker; -Derdim var efendim. -Nedir derdin evladım? -Aşık oldum efendim. -Kime evladım? -Selmaya Efendim. -Selma kim evladım? -Padişahın Kızı efendim! -Aman evladım. Sen ne yaptın. Padişah duysa seninde benimde başımı keser. Asalet desem asaletin yok çingensin. Servet desem servetin yok çulsuzsun. Şu halinle padişaha ben gitsem benimde başımı vurur. Ali iyice çaresiz boynunu büker Ali Heyiti hazretleri onun bu durumuna dayanamaz. Aliye; -Madem bu kapıya geldin bizden yardım talep ettin. Bende sana yardım edeceğim. Ama bir şartla. Dediğimi yapacaksın. Ali öyle sevinir ki; - Söyleyin efendim yerleri yalayım her dediğinizi yapayım ne istersiniz efendim. Aşktı bu insana her şeyi yaptırırdı. -Ali Heyiti hazretleri; - Yok evladım bir seccade bul dediğim mağaraya git. Seccadeni ser diz çök ALLAH de Kimseyle konuşma bakma tek kelime etme sen dediğimi yap söz bende padişahı ayağına getireceğim… Ali; aşık Ali çalgıcı Ali hemen koşarbir seccade bulur denilen mağaraya gider diz çöker oturur '' ALLAH '' demeye başlar.. -ALLAH Selma gelecek ALLAH Selmaya kavuşacam Ali coşmuştu… Ali Heyiti hazretleri geceleri gidiyor gizli gizli seccadede dalmış ALLAH diyen Aliye yemek veriyordu. Günler böylece geçerken artık Ali sabırsızlanıyor Ali heyiti hazretleri geldiğinde ; –Efendim hani kız nerde Selma nerde? diyordu. -Ali Heyiti hazretleride ; -Sabır evladım Devam evladım az kaldı evladım diyor ve geri dönüyordu. Bir gün mağaraya bir kervan uğradı baktılar üstü başı toprak içinde bir adam ALLAH diyor selam verdiler konuşmadı dürttüler bakmadı şaşkınlık içinde terk edip şehre gittiler. Kulaktan kulağa abartarak yaydılar Çocuğu olmayanın çocuğu oluyormuş kısmeti kapalıların kısmeti açılıyormuş. Halk bu bire bin kattılar. Bağdat halkı akın akın Aliye gitmeye başlar çabut bağlayanlar dua edenler. Ama Ali kimseyle konuşmuyor aklı Selmada. Derken Sarayda konuşulur. Padişahın huzurunda; -Efendim Bağdat Kenarında bir mağaraya bir ALLAH dostu gelmiş halk akın akın oraya gidiyor. Padişah – biz bu işlerden anlamayız çağırın Ali Heyiti hazretlerine soralım. Padişah Ali Heyiti hazretlerine sorar. -Mağarada bir adam varmış devamlı ALLAH dermiş gerçekten ALLAH dostu olabilirmi.?? Ali Heyiti Hazretleri her şeyi baştan sona bilmekte. -Evet gerçekten ALLAH Dostu Olabilir Efendim!! Padişah; -O halde hazırlıklar yapılsın Ziyaretine gidelim elini öpelim der Sarayda hazırlık yapılırken Ali Heyiti hazretleri hemen Alinin yanına koşar.. -Ali Ali ali dalmış ALLAH ALLAH ALLAH -Ali Ali Ali kendine gelir -efendim hani Selma ? -Sabret evladım 40. günün sonu padişah ve saray ahalisi buraya geliyor Padişahlar gittikleri yerde makam verirler mevki para pul verirler ne verirse versin hayır de. Ne zaman ki kızının nikahını verdi o zaman evet de. Der ve gider…Ali daha bir Aşkla ALLAH demeye başlarArtık Selmaya kavuşmak üzeredir. Ve Kırkıncı gün! Padişah saray ahalisi ve Bağdat halkı mağarada Ali ALLAH diyor.Padişah yaklaşır ve Alinin önüne kese kese altınlar atar. Eskiden bir tanesine saatlerce çalgı çalan ali kese kese altınları görünce ; HAYIRRR !! -Der ve atar Padişah eğilir; -Beyimiz olun efendim? -Ali ; -HAYIRRRR! -Padişah Şaşkın.. Vezirim olun efendim Ali –HAYIRRR Padişah baş vezirim olun lütfen efendim der. -Ali ; -HAYIRRR!! -Padişah şaşkın Ali Heyiti hazretlerine gider -Efendim ne versekte memnun etsek şehrimizi terk etmese burada kalsa der. Ali Heyiti hazretleri her şeyi bilmekte olduğundan. -Efendim belki kızınız Selmanın Nikahını verirseniz burada kalabilir der. Ve padişah düşünür ve o an bir karar verir. -KIZIM SELMAYI NİKAH VE TEZVİÇ ETTİM.. Ali ALLAH demeyi bırakır ortalık buz gibi sessiz…Ali boynu bükükEllerini açar; “Ya Rabbi bir yaren için kırk gün ALLAH dedim. Padişahları Ayağıma getirdin.Bir yaren için kırk gün adını söyledim asalet verdin beylik verdin Bir yaren için kırk gün adını söyledim makam verdin şan verdin para verdin Ya Rabbi bir yaren için kırk gün adını söyledim bir yaren için ya Rabbi……..Yaren de sizin olsun Selma da sizin olsun ben Seni istiyorum Ya Rabbb” der ve olduğu yerde can verir. .Tarihe Aşk şehidi olarak geçer.

Tavşanların huzur içinde yaşadıkları göl kenarına bir gün kocaman gövdeleriyle filler geldiler. Ağaçları devirmeye, otları ezmeye, etrafta huzursuzluk çıkartmaya başladılar. Bazen çalılar arasına saklanmış yavru tavşanları bile, farkına varmadan ezip geçiyorlardı. Yaşlı ve bilgili bir tavşan bu kötü gidişin önüne geçmek, kendi soyunu bu filler ordusundan kurtarmak istedi. Bir gece dağın üzerine çıkıp fillerin kralına seslendi: - Ey fillerin kralı! Ben gökyüzünün padişahı Ay'ın elçisiyim. O Ay ki hem bu gölün hem de civarındaki şu arazilerin sahibidir. Sizin yaptıklarınızı görüyor ve çok sinirleniyor. Eğer en kısa zamanda bu memleketi terketmezlerse sonu fena olur diyor. isbatı için de yarın gece seni göl kıyısında bekliyor! diye bağırdı. Fillerin kralı biraz korkmuştu ama yarın geceyi beklemeye karar verdi. "Hele padişah Ay ile bir görüşüp konuşayım" dedi. Ertesi gece göl kenarına geldi. Ay'ın ondördüncü günüydü ve gökyüzünde gümüş bir tepsi gibi parıldayan Ay'ın aksi gölün durgun sularına vurmuştu. Tam bu sırada kral filin hortumu suya değmiş ve onu dalgalandırmıştı. Ay'ın sudaki aksi de hareket etmeye başlayınca kral fil korkuyla geri çekildi. "Her halde Ay çok kızgın, hepimizi öldürecek" diye düşündü ve geri dönüp diğer filleri yanına alarak o yöreden hızla uzaklaştı. Yaşlı tavşan güçsüz ve zayıf bir yaratık olduğu halde aklı ve zekasıyla kocaman filleri aldatmış, kuvvetliyim diye böbürlenenleri hile ile kandırmayı başarmıştı.***



Sayfalar : 1 2



SENDE BİZE KATIL

SessizSokak.com da henüz yayınlanmamış bildiğin başka Karma hikayeler varsa, hemen bizimle paylaş.

İsim ya da Rumuzunuz :

Emailiniz :

Güvenlik kodu :   

Karma hikayeler sözü ekle