Üst tegmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftanda onlarla lafliyordu nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla “adın ne senin evladim” der. Çocuk “Ali” diye cevap verir. Nerelisin? der. Ali Tokat Zilede’ nim der. “Peki evladim bu kafanın hali ne?” Ali “anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım der. Neden? der komutan. Ali “bilmiyorum komutanım” der: Peki gidebilirsin Kinali Ali” der. O gunden sonra herkes ona Kinali Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga gecer. Kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanir. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali’nin okuma yazması da yoktur arkadaslarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar. “sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burda çok iyiyim beni merak etmeyin” diye başlar. Kız kardesşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukca düşmanin bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına NOT düşer: Ali’nin kendisinden hemen sonra askere gelicek bir kardeşi daha vardir. “Anaciğım kafama kına yaktın burda komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmete de yakma onlada dalga geçmesinler der ellerinden öptüm” diye bitirir. Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak icin tüm güçleriyle Gelibolu”ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onlarin sayılarıda epey azalmıştı gelibolu düşmek üzereydi kınalı Ali’nin komutanıda olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazir değildi. Onlar yeni gelmişti onları insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere…… dua ediyordu Komutanlarının bu düşünceli halini gören ve durumun ve hametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. Komutanları onları ölüme gönderdiğini bile bile çaresiz gönderir. İşte kalem bu anlari yazarken ne kadar çaresiz ve aciz kalıyor. Bu insaların bu kadar sevinçle çığlıklar atarak ölüme gittiklerine tanıklık edenler yıllar sonra yer kürede bir daha böyle bir olayın yaşanamayacağını söylemişlerdir. Kınalı Ali’nin bölüğünden kimse sağ kalmaz hepsi şehit olmuştur. Aradan zaman gecer. Kınalı Ali’nin ailesine yazdiğı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (Bu mektubun aslı Çanakkale muzesinde sergilenmektedir) Babası anlatır Ali’ nin. “oolum Ali nasılsın iyimisin gözlerinden öperim selam ederim dedikten sonra öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireyede fazla ihtiyacimiz olmadığı için yorulmuyorumda siz sakın bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin der köyü akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir. Ali ananında sana diyeceği bir şey var” Anasını anlatır: ” oğlum Ali yazmışsinki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşimede yakma demişsin kardeşinede yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler bizde 3 şeye kına yakarlar; 1- gelinlik kıza, gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye 2- kurbanlik koç’ a, ALLAHA kurban olsun diye 3- askere giden yiğitlerimize, vatana kurban olsun diye….. Gözlerinden öper selam ederim ALLAHA emanet olun” Mektubu okuyan Ali’nin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar… Not: Bu yazının tamamı ve aslı Çanakkale Müzesinde sergilenmektedir

Bu vatan nasıl kurtulmuş. Vatana nasıl sahip çıkılmış. Ölünmesi gereken yerde Canla başla kendilerini feda eden tüm Çanakkale şehitlerine teşekkür ederiz. Nur İçinde yatın. “Çanakkale gazilerinden en son kaybettiğimiz İvrindi’nin Mallıca köyünden Azman Dede idi. 1991 yılında 104 yaşında kaybettik. İki metrenin üzerinde boyu olduğu için ismi unutulmuş, Azman diye anılır olmuş. Azman Dede, Çanakkale denince hemen ağlamaya başlardı. Hep korkunç bir savaş gününü hatırlar, ağlardı. Bir gün önce yapılan bir hücumda bölüğündeki bütün arkadaşları şehit olmuş. Sadece kendisi ve yüzbaşı sağ kalabilmiş. Telefonla takviye istenir. Gece, Galatasaray Lisesinin gönüllü olarak harbe katılmış öğrencileri doldurur siperi. Üzerlerinde asker elbiseleri vardır. Ama o kadar acele getirmişlerdir ki, hiç askeri eğitimleri yoktur. Tüfeklere mermi sürmesini, süngü takmasını bile bilmezler. Yüzbaşı ile Azman Dede gün doğmadan tüfeklerine mermi doldurmayı gösterirler, süngülerini takarlar. Gün doğmak üzeredir. Hücum anı beklenmektedir. Birden toplar patlamaya, yerden ateşler fışkırmaya, gök gürültüsünden korkunç sesler içinde siperlere taş, toprak, ceset parçaları düşmeye başlar. Bu çocuklar oyun sandıkları kavganın gerçeğini ancak o anda fark ederler. Makineli tüfek takırtıları, mermi vızıltıları arasında hep beraber siperin bir kenarına çekilip titreşerek beklemeye başlarlar. Bazıları donmuş kalmıştır. Birden içlerinden biri bir marş söylemeye başlar. Biraz sonra yavaş yavaş diğerleri de bu marşa katılırlar. Artık gerilmiş yay gibidirler.Hücum emri verilir. Siperden fırlarlar. O gün yüzbaşı ile birlikte hepsi orada şehit olur. Sadece Azman Dede sağ kalabilmiştir. Her Çanakkale’yi anlatışta: “Yüzleri hala gözlerimin önünde…” diye ağlar dururdu. Devletin bekası için, İstanbul’un korunması gerekmektedir. Çanakkale bir ölüm makinesidir. İnsan öğütür. Düşman karşısında boşluk verilmemelidir. Burada birilerinin ölmesi gerekmektedir. Cephenin birkaç dakika daha direnebilmesi, arkadan gelenlerin yetişebilmesi için bu gencecik çocukların ölmesi gerekmektedir, ölürler.

1954 yılında Sındırgı’dan Balıkesir’e geldik. Babam memurdu. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadının oturduğu iki katlı bir evin üst katını kiraladık. Ev sahibine Şemsi Nene diyorduk. Yani ismi Güneş idi. Evlendiğinde 16 yaşında imiş. Evlendikten üç gün sonra kocası gönüllü ihtiyat zabiti yani yedek subay olarak Çanakkale’ye gitmiş. Nene, kocasının Çanakkale’den, cepheden kendisine yolladığı “Şems’im, güneş’im…” diye başlayan mektuplarını evinin duvarlarına ve pencerelerine yapıştırmıştı. Her sabah bu silik, sararmış mektupları birer kere okur, her birini karşısında şehit kocasının ruhuna fatihalar gönderir, diz çöker yarım bıraktığı yerden kocasına hatim indirirdi. Nene hiç sokağa çıkmazdı. “Kocam giderken gençsin, güzelsin, ne olur ben gelinceye kadar sokağa çıkma. Gözüm arkada kalmasın, dedi. Nasıl sokağa çıkarım?” diyordu. Yıllar sonra o evden cenazesinin çıktığını duydum. Bir gün Şemsi Nene’yi beyaz bir gelinlik giymiş, boynuna iri incilerle dolu bir gerdanlık takmış, odasının köşesinde duran, o zamana kadar hiç oturmadığı hiç görmediğimiz bir sandalye üzerine otururken gördük. Babam: “Nene, nene pek süslenmişsin ya?” diye takıldı. Nene acı bir gülümsemeyle şu cevabı verdi: “Ben kocamla bugün evlendim. Bu inci yüz görümlüğüm. Gelinliğimi giydim. Kocamı bekliyorum.” Kocasıyla evli kaldığı üç gün boyunca nene gelinlikle sandalyede kocasını bekledi. Ömür boyunca öyle yaptığını öğrendik.

Yıllar önce halılar için araştırma sırasında konuk olduğum bir evde gece sohbet bir ara Çanakkale’ye döndü. Evin yaşlı nenesi birden ayağa kalkıp sandığın kenarlarına ayetler işlenmiş beyaz bir bohça çıkardı. Büyük bir saygıyla bohçayı açtı içinden çıkan bir Türk bayrağıydı. Yavaşça dualar mırıldanarak bayrağı da açtı. Bayrağın ortasında katlanmış soluk bir mektup duruyordu. Titreyerek mektubu bana uzattı. Çanakkale’den ağabeyi tarafından gönderilmişti uzun bir selam faslından sonra: “Bu mektubu sahra hastanesinden yazıyorum. Altı yerimden yaralıyım. Fakat imanım kavidir. İyileştim. Tebdil-i hava verdiler. Kabul etmedim. Fakat cepheye arkadaşlarıma dönüyorum.” diyordu. Mektubu okuyup bitirdim nenenin buruşuk yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Bu mektubun gelişinden üç gün sonra ağabeyinin şehit düştüğü haberinin geldiğini söyledi. ÇANAKKALE YADİGÂRI çanakkale2 Ali Kadir amca babasını Çanakkale’de yitirmiş: “Babam Çanakkale’ye gittiğinde ben altı aylıkmışım. Ben onu hiç tanımadım. Resmi de yok. Ama ben kendimi bildim bileli annem eve her geldiğimde ayağa kalkar, Beyimin yadigarı diye benim elimi öperdi. Bayramlar bizde bir göz yaşı seli olurdu hep. Halalarım amcalarım her bayram ile dedem nenemin elini öptükten sonra hep benim elimi de öperlerdi. Ben onlar için Çanakkale’de kalan ağabeylerinin bir hatırasıydım. Bu hep böyle oldu.Yıllar sonra evlenme hazırlıkları sırasında kayın validem, öpmem için elini bana uzattığında birden irkildim. Bir anda el öpmem gerektiğini idrak edemedim.’’ ŞEHİT ALİ OSMAN çanakkale3 Bir sıhhiye eri, Ali Osman’ın şahadetini şöyle anlatmıştır: “Anafartalar’da bir taarruz anında tabur bomba yağmuruna tutuldu. Ateşkes sırasında Ali Osman’ı gördüm. Bir şarapnel sırtını ve belden aşağısını tamamen parçalanmıştı. Yanına vardığımda: ‘Benden iş geçti, sen ötekilerine bak.’ dedi ve biraz su istedi. Matarayı ona bıraktım. Biraz sonra yanına geldiğimde şehit olmuştu. içtiği su parçalanmış midesi içinde duruyordu. Anafartalar da üç çınar vardır. Onları oraya gömdük.” Anafartalarda çınarların, çamların dibinde kabir taşları olmayan, unutulmuş nice Koçyiğitler yatmaktadır.”

Çanakkale’de yabancıların bir anıt açılış töreni yapılmaktadır. Bu törenden 1915’te Çanakkale Savaşı’na katılmış, bu savaşlar sırasında kolundan, bacağından çok ciddi yaralar almış general Guro da vardır. Nihayet açılış töreni biter ve emekli Fransız general Guro yanındakilere: “Türk askerinin abidesini de ziyaret etmek isterim.” der. Etrafındakiler o zaman mevcut olmayan muhteşem bir abidenin hasreti içinde kıvranmaktadır. Ama Arıburnu tepesine “Mehmet Çavuş “ ismi ile dikilmiş 3 metrelik bir taş yığını vardır. Tutup general Guro’yu bu küçücük anıtın dibine götürürler. Guro, kendileri ile çarpıştığı insanlar önünde bacağının ve kolunun bir kısmını kaybetmiş olmasına rağmen büyük bir saygıyla ziyaretini gerçekleştirir. Sonra etrafındakilere dönerek şunları söyler: “Efendiler! Türk askeri ender bulunan bir insandır. Size bu konuda hala içimde tap taze canlı duran bir hatıra anlatmak isterim. Bir sabah günün ilk ışıkları ile birlikte savaş yeniden başlamıştı. Türkler savaş konusunda çok ama çok mahirdi. Kendileri ile başa çıkmak imkansızdı. Süngü çatışmamız fasılalarla akşam geç vakte kadar devam etti. Ortalık kararınca Türklerle anlaşma yaptık. Harp sahasını gezecek, yaralıları sahaya getirecektik. Ben de aralarına katıldım. Bir Mehmetçik bir ara kucağındaki yaralıyı tedavi etmek amacıyla kendi gömleğini parçalayarak yaralı askerin yarasını sarıyordu. Akşamın karanlığında değme ressamın fırçasından çıkmayacak bir tablo karşısında idim . Uzun müddet seyrettiğim bu tablodaki Türk askeri, kendi yaralarına yerden avuçla aldığı toprakları bastırıyordu. Kucağındaki yaralı için ise, durmadan gömleğinden yırtmakla meşgul idi…” General Guro’yu sahilden Mehmet çavuş abidesinin önüne kadar sırtında taşıyarak çıkaran Türk gemisinin kaptanı Şefik Bey, bundan sonrasını bakın nasıl naklediyor… “Bu sözlerden sonra general etrafındakilere döner ve adeta bağırarak der ki: “Efendiler, kendi yarasına toprak basıp, kucağındakine gömleğini yırtan bu kahraman asilin kucağındaki yaralı kimdi biliyor musunuz?” Herkes susmuş korku ve endişe ile emekli generale bakar. Guro gözlerini buruşuk elleriyle silerek, fısıltı ile seslenir: “Türk askerinin kucağındaki bir Fransız askeri idi efendiler! Bir Fransız askeri!… “ General Guro yere çöktü, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Oradaki herkes de onunla birlikte ağlıyordu. Biz de ağlıyorduk

Avustralyalı Elion Cammbell’in hatıra defterinden alınan bir gerçekte şöyle; “Ateşkes sırasında Türkler şehitlerini gömüyorlardı. Arkadaşlarımızdan birkaç kişi gönüllü olarak onlara yardım etmek istedi ve bu korkunç görevde dost ve düşman iş birliği yaptılar…” İşte bu sırada yapılan konuşmalarda açlığını hissettiren bir Mehmetçiğe, bir Avustralyalı asker sığır eti ve bisküvi getirir. Mehmetçik bu hareket karşısında hislendi. Sonunda görev tamamlanmıştı. Her iki tarafın da askerleri siperlerine çekilmiş bekliyorlardı. Vurulan silah arkadaşlarına son vedalaşma bitmişti. Türk subayı bir kaç adım ilerledi ve selam verdi. Bizim subaylarımız da selam aldılar. Böylece ateşkes sona ermişti. Düşmanlarımızın nezaketlerinde bir yüce ruhluluk, bir soyluluk vardı. dünya şövalyeliğinin kutsal emaneti onlardaydı sanki. Birkaç hafta sonra Avustralyalı askerler Türk siperlerine karşı büyük bir saldırıya geçerler. Mücadelenin şiddetli bir anında Avustralyalı bir asker ağır şekilde yaralanarak Türk siperlerinin yakınına düşer. Yaralı asker acılı bir şekilde can çekişmeye başlar. Bundan sonrasını Cambell şöyle anlatıyor: “Mermi yağmurunun ortasında bir Türk, siperden fırlayarak yaralı askerimizi sırtına aldı ve bizim hatlara doğru taşımaya başladı. Türk, sırtındaki Avustralyalı ile birlikte yaralanmadan siperlerimizin korkuluklarına ulaştı ve sırtındaki arkadaşımızı kıyıdan aşağıya yavaşça bıraktı… Sonra bu Türk kendi hatlarına doğru yöneldi. Fakat birçok yerinden yaralanıp yere düşmeden önce ancak üç ya da dört adım atabilmişti. Ve oracıkta şehit düştü. Meçhul bir şekilde, fakat kahraman olarak şehit düştü. Yaralı Avustralyalı, aç Türk’e sığır eti ve bisküvi getiren askerdi. Onu sırtında siperlerimize taşıyan Türk, onun kumanya verdiği askerdi.”

Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Adıyamanlı, kimi Gürünlü, kimi Halepli çok sayıda yaralı getiriliyor… Bunlardan biri Lapseki’in Beybaş Köyü’dendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından. – Ölme ihtimalim çok fazla… Ben bir pusula yazdım…Arkadaşıma ulaştırın… Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur: – Ben… Ben köylüm Lapsekili İbrahim onbaşından 1 Mecit borç aldıydım… Kendisini göremedim. Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin. – Sen merak etme evladım, der komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar. Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözüde: – Söyleyin hakkını helal etsin, olur… Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getirilir. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşer. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılır. İşte yine bir künye ve yine bir pusula. Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine nede göz yaşlarına engel olamaz: – Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e 1 Mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim.

Balıkesir’de Ali Sururi İlkokulu karşısındaki boşlukta, eski ayakkabı tamircisi, kır, pala bıyıklı bir ihtiyar olan Cevdet (Alkalp) dede vardı. Bir akşamüstü konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. Ve devam etti…: “Rahmetli babam, Hafız Ali Çanakkale’de kaldığında, anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu. O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, kuvayi milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş, yokluk, sıkıntı… Çocukluğumuz hep ekmek peşinde, sıkıntıyla geçti. Ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta, her nereye giderse yanıma gelir ve: – Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..! – Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..! – Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..! derdi. Anam babamı bekledi durdu.. Büyüdüm, dükkân açtım. Annem yine her bir yere gidişte dükkâna gelir, gideceği yeri söyler ve “Baban gelirse beni çağır ha..!” diye eklerdi. Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Gene hep değneğini kaparak bana gelir ve “Baban gelirse beni çağır ha..!” diye tembihlerdi. Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti. “Bana iyi baktınız, hakkınızı helal edin” dedi. Bana döndü yavaşça: “Baban gelirse ona: ‘Annem hep seni bekledi’ de!” dedi. Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek: “Hoş geldin bey, Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti.” Alıntı (Cevdet Alkalp’le Röportaj Yapan Kişi Araştırmacı Yazar ve Bursa Çınar Anadolu Lisesi Coğrafya Öğretmeni Mustafa Doğru)

Yalıhüyük’lü Hacı Ali Oğlu Hoca Zade lakaplı şehit olan İbrahim’in 1915 yılında Vatani görevini Çanakkale’de yaparken Ahırlı ilçesi kayacık köyündeki eniştesi Mehmet Efendi’ye gönderdiği Miladı 1915 tarihli 97 yıllık mektubu torunu Hasan Aktürk tarafından Yalıhüyüklü yetkililere ulaştırılarak, Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümünde okundu. 97 yıl önce Çanakkale’de şehit olmadan önce Yalıhüyük’e gönderilmiş şehit mektubunu Yalıhüyük’ün Kurucu Belediye Başkanı Hayrullah Uçar Osmanlıca Olan Mektubu Türkçeleştirerek okudu, Çanakkale Destanı’ndan örnekler verdi. 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi’nin 99. yılı dolayısıyla Yalıhüyük’te düzenlenen programda mektubun Osmanlıca halini Türkçeleştirerek program esnasında okuyan Hayrullah Uçar, salonun dolduranların gözlerinin yaşarmasına neden oldu. “Faziletli üstadı Ekremin Eniştem Efendim Hazretleri… Minel gadim dergar olan Sıtkı hulus ve hususiyet üzere mahsusu selam senalar olup, ol mübarek desti şerifleri bus edip elgate hamse akebinde duanı talep ederim. Eylül 20 tarihli bir mektubunu aldım. Derecesiz memnun oldum. Canabu hak sizleri de memnun eylesin amin veya mu’in.. Oltarafta halam hanımın iki ellerini bus edip hayır duasını talep ederim. Ol tarafta yeğenim Mehmet efendinin gözlerinden bus ederim. Yeğenim hanımların gözlerinden bus ederim.Hemşirem hanıma selam ederim. Ol tarafta Ahmet efendinin Abdullah efendi canibi duruna selam ederim..Faziletli Musa efendinin yedi şerifini takbil ederim. Hafız efendi ve diğer komşuların cümlesine selam ederim. Ol tarafta gözüm duru ciğer köşem, oğlum hacı efendi ve Osman ağa ve kerime hanımın gözlerinden bus ederim.Canibi tarafına selam ederim. Biraderim Şakir 47. Alayın 1. taburu 3. bölükte 1. takımda ikimizin mesafesi birdir. Fakat harçlığımızdan sual eder isen 1 Mahtır(ay) 3 adet mecidiye ödünç aldık anı harcandık.10 paralık tütünü 1 kuruşa alırız. Buna göre hesap et. Mecidin birini cüce Hasan’dan aldım. İkisini demirci Hacı Hafız Efendinin Mehmet hocadan aldım. Şayet Allah emrinde gidersem eda edin(ödeyin). Mehmet hocanın da parasını vermemiz gerekli. …. Acele harçlık göndermenizi rica ederim. Şimdiki halde kardeşim Şakir’de me’uz fakat şakir’in me’yuz olduğuna ben razı olmadığım gibi sizde razı olman. Allah aşkına ol tarafta olan eşimiz evvel Allah sonra size emanet. Bir hizmetkar bulamazsan Camus’un birini sat, birini birinin yanına güdüver et. Cenabu Allah eyi yapar. Ol tarafta faziletli hacı efendinin iki ellerinden buse edip hayır duasını talep ederim. Faziletlü Hafız Edhem efendi ve hacı efendi ve Mehmet efendi ve ihvanın cümlesine selam ederim. Baki dua..______331 sene Teşrini evvel El mağlu kaim biraderin hoca zade İbrahim.. Mektup gönderecek olur isen 3. kolorduya mensup 16. fırka 125.Alay’ın 1. Taburunun 2. bölük 2. takımda 1. mangada Konya’ya tabi Bozkır Kazasından Yalıhüyüklü Hoca Zade İbrahim deyi tahrir edin. İydi(Bayram) şerifiniz mübarek olsun Bu da geçer yahuuu.. Delerde geçer…”

Valideciğim, Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi! Nasihat-amiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki, armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu, bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları, kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim, cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu… Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedası ile beni teşhir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini, ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri: -Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz, dedi. -Pekala, dedim. Aldım baktım, sütlü çay… -Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim. -Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu? -Evet, dedim. Evet ne kadar güzel. -İşte onun çobanından 10 paraya aldım. Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.” Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözlerimi yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim : -Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. “Ey benim Yarabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i celalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!” Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir’e mektup yazdım. Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere kat’iyyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim., bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister. Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun. Oğlun Hasan Etem 4 Nisan 1331 (17 Nisan 1915) Alıntı

Arkadaşlar bu yazı üstünde hiç bir düzenleme yapılmamıştır. Olduğu gibi yayınlanmıştır. Duyguyu hissedebilelim, O onları belki okurken yaşarız diye. Ağlamamak ne mümkün. Seyitalioğullarından Duran Erdal (1896 İsbile-1985) Birinci Dünya harbine ve Kurtuluş savaşına katılmış ulu bir gazimizdir. Cephede kaldığı günlerini sanki günlük tutmuş gibi net bir şekilde ve detaylandırarak anlatmış insanımızda onu ilgi ile dinlemiştir. Kayda alınsa büyük bir kitap olabilecek bu hatıratı kendi üslubuyla özetliyelim. “Seferberlik ilan oldu bizim kuyrayı daha günümüz gelmeden askere aldılar. Kayseriyi bile görmemiştim. Talastan öteyi bilmezdim. Topladılar bizi kale önüne. Ordan yürü bakalım. Yürü yürü bitmez. Kah yaya kah tren günlerce yol gittik. İstanbul’a ordanda Edirneye yakın bir yere vardık. Trakya derler oralara. Balkan harbi buralarda oldu dediler. Harbi anlattılar. Üç dört ay kaldık kalmadık ordan kalktık. Git ha git taa Romanyaya vardık. Orda kavgaya durduk. Çok şiddetli çarpışmalar oldu. Neler neler hangi birini söyleyim. Orada Topçu eğitimi de aldık. Menzili yüksek toplar gösterdiler. Daha çarpışma bitmeden bu sefer bizi geri çektiler. O toplarıda aldık Gemiyinen Çanakkale cephesine geldik. Meğerse biz o toplara karşılık bedel olarak oralara gitmişiz. Avusturya’ya destek için Onların içinde savaştık. Geldik ki ne söylen Çanakkalenin dağı taşı asker dolmuş adım atacak yer yok sanki. Bizim topları hamidiye tabyasına kurdular. Çok uğraştık o topu oraya yerleştirmeye. Hamidiye bu tarafta. Denizin içi gemi dolu. Dağ gibi düşman gemileri uzaktan görünüyor. Boğazı geçip İstanbul’u vuracaklarmış. Bize emir verildi ki bu gemiler hepimiz kırılmadan Eceabattan öte geçemiyecek. Yemin ettik helalleştik hazır bekledik. O dağ gibi görünen gemiler bir gün birde baktık hareketlendi. Gele gele Boğaza geldi nerdeyse boğazdan içeri girecekler. Karayı döğmeye başladılar. Bizim gemilerimize hucuma geçtiler. Askerlerini karaya çıkartmaya uğraştılar. Amma bırakırmıyız. Yemin ettik oyuncak mı? Ölüm hiç bizim için aklımıza bile gelmez. Çok kanlı savaşlar oldu. İki taraftanda çok kayıp verildi. O bizim toplarda çok iş gördü çok. En son bir Fransız gemisini hedef aldık üç tane top mermimiz kaldı. Gemi gerisin geri kaçıyordu. Ali çavuş vardı babayiğit bir uşak. Ya Allah dedi bizde Allah Allah diyerek patlattık. Olmadı isabet almadı. İkinci atışta tam isabet gemiyi vurduk. Neresinden değdi nasıl olduysa gemi sanki gökten düşmüş gibi denize gömüldü. Sevincimizden topun raylarını tekerlerini öptük. Çok asker varmış gemide hemen hemende hepsi geberdi. Velhasıl geçemediler. Sonra karada büyük savaşlar oldu biz yine hamidiye tabyasındaydık oradan atış yaptık. Çok şehit verdik çok. Enver Paşa cepheye gelecek dediler çok merak ettik göremedik karşıda mevzileri incelemiş büyük karşılama yapmışlar. Bizde çok hazırlık yaptık gelirse diye gelmedi cephe geniş hangi birimize gelecek. O sene güzün bizi Pozantı üstünden Bağdat cephesine çektiler. İki ayı geçti oraya varmamız. Çoğumuz hastalandık çokta ölen oldu. Bu savaşlarda bizi esas açlık ve hastalık kırdı geçirdi. Çok susuzluk çektik. Çamurlu suları sen içen ben içerim diye birbirimizi öldürdük. Allah kimseyi susuz bırakmasın ondan kötü bişey yok. Büyük bir ırmağa yakın yere bizi çektiler istirahat ettirdiler. Su varya o bize yeter. Epey bir eğitim yaptık orda. Bir ay geçmedi ingilizinen cepheye durduk. EĞer dayanmazsak Mübarek Bağdat Şehri elden gidecekmiş. İnğilizler esire iyi bakarlar iyi desemde işte Ruslardan biraz iyi. Amma galleş savaşırlar akla gelmedik hileler yaparlar. Teslim oluyoruz derler bir bakan ki ateş açarlar. O kadarda korkaklar elimize düştümü başlar ağlamaya. Iraktaki cephelerde bizim buralardan çok asker vardı. Bizim köydende Düvencinin Durdu Mehmet orda yaralanmış ben görmedimde görenler olmuş onlar söyledi. Bağdat hastanesinde yatmış çok sonra orda ölmüş. Köye gelince künyasından bildim. Amaaan kim kime adam ölüsü neki her taraf ölü yaralı. Allah size göstermesin o günleri. Bir seneye yakın orda kaldıktan sonra Filistin cephesine geçtik. Bağdat buranın yanında cennet. Allahım ne su var ne yiyecek. Kanal seferi var dendi hazırlık yapılıyor. Çöl geçilecek deniyor. Çölü geçmek çok zormuş. Yarıdan çoğu çölde ölür askerin diyorlar. Hergün bir laf çıkıyor yenildik şöyle böyle moralimiz bozuk. Fırsatını bulan kaçmaya başladı. Kaçan kaçana. Kaçanlardan bazıları yakalanıyor divanı harbe veriliyor. Kimisinide kaçarken vuruyorlar ibret olsun diye. Kanal seferi için çölü geçtik o kadar zahmeti çektik bir yerli hainin yüzünden baskına uğradık İngilizlere esir düştük. Mısıra götürdüler oradan gemilerle doldurdular. Denizde dolan Allah dolan, yandık öldük sıcaktan sefaletten hastalıktan çok arkadaşımızı kaybettik. Öleni hatta ölmemiş baygın haldekileri bile kaldırıp denize atıyorlar. Ölmeden mezara konulanlar gibi. Ne kıymetin varki. Belki bir ay gemide kaldık. Sonra bir kampa doldurdular tel örgüyü ilk orda gördüm. Ordan çıkmak kaçmak mümkün değil. Adamı bırak kedi kaçamaz öyle yapmışki kafir. Sonradan geldiğimiz yerin Selanik olduğunu söyledilerde bildik. Maşbir kampı en iyi kamplardan biri diyede bizimle dalga geçtiler. Kötüsü nasıysa. Hacı efendide ordaymış aramızda tel örğü var yaklaştık konucak mesafede başıma bir dipçik vurdu İngiliz askeri düştüm. Kendime geldiğimde ne Hacıefendi var ne kimse. O gidiş bir daha göremedim. Ondan sonra Hacıefendiyi savaş bitip köye gelince görebildim. Üç dört ay sonra İngiliz hastanesinde çalıştırmak için adam seçiliyordu benide sağlam hastalığı yok diye seçtiler hastaneye götürdüler. Ordada ilk zamanlar biraz zorluk çektim amma dillerini iyi kötü anlar olunca Allah var rahat ettik. İnğiliz hemşirelerle beraber hastalara bakıyorduk. Sonra İngiliz komutana bizim usul bir tavuk pişirip kızarttım çok beğenmiş onun üstüne beni aşçı yaptılar. Tavuğu kesmeyide bilmiyorlar pişirmeyide benim yaptığımı çok sevdiler. Şimdi desek inanmazsınız. Tavuğu ayaklarını kesmeden pişiriyorlardı. Esirliğimizin ikinci senesiydi artık ingilizceyi pat çat konuşur anlar oldum, terkisilah oldu dediler. Bizde sevindik İngilizlerde. Biz diyoruzki yendik onlar diyorki biz yendik. Haberimiz yokki bir şeyden. Hemen bırakırlar sandık altı aya yaklaştı biz hala esir tutuluyoruz. Merakla ne olacağımızı bekliyoruz. İngilizler karşımıza geçiyor Yunanlılar İzmire çıktı İzmir Yunana geçti diye el kol hareketiyle terbiyesizlik yapıyor eğlenceye alıyorlar. Hangi derde yanacağımızı şaşırdık. Biz savaşı kazandık bilirken Yunan İzmire girmiş. Nihayeti bir haber hazırlanın gidiyorsunuz. Bu seferde nereye gideceğiz başka bir kampamı acaba yoksa bizi bırakacaklarmı diye kaygılanmaya başladık. Büyük bir gemiye doldurdular gidiyoruz kimse bilmiyor nereye gittiğimizi. Giderken giderken içimizde oraları bilenler varki Çanakkaleye doğru gidiyoruz dediler. Adalardan bilmişler. Gele gele geldikki savaştığımız Çanakkale boğazı bayram ettik. Kafir oraya kadar söylemedi serbest kaldığımızı ve İstanbula götürüldüğümüzü. İstanbul’a limana yanaştık gemiden inen toprağı öpüyor nerdeyse yaladık taşı toprağı. Hemen Selimiyeye çektiler bizi. Aman Allahım Kışlanın içi ana baba günü. Belki onbin kişi dolmuş içeri hep esaretten dönen asker. Kimi hasta kiminin kolu yok kiminin gözü kör. Saç sakal birbirine karışmış. Amma ne kıymeti var sağ salim geldik. Kışla bizim kışlamız daha ne. Herkes bulduğu yere kıvrılmış yatıyor. Adım atacak yer yok. Bir iki gün sonra uzaktan birini benzettim vardım baktımki bizim Şavku(Durdu TURAN)’da kaputa sarınmış yatıyor. Durdu ağa benim Duran der demez kalktı kucaklaştık sarıldık ağlaştık nerden geldin buraya dedim Yemenden dedi. Nasıl geldiyse gelmiş. Sordum; gelmesi batsın Duran ölsem bundan iyiydi deyince bir daha sormadım. Başka bizim köylü varmı burda dedi yok kimseyi görmedim ama belki vardır dedim. Baktık herkes bir şeyler yapıyor bizde düşünüp taşındık çay yapıp satalım dedik. Bende para yok sordum Şavku’da biraz para varmış çıkalım bir semaver alalımda başlıyalım dedik. İzin aldık dışarı çıktık yüzün kuyru iniyoruz deniz tarafına. Baktık her taraf İngiliz askeri meğerse İstanbul işgal altına alınmış. Kampta denilenler doğruymuş. Sağa sola baka baka giderken iki İngiliz devriyesi bizi çevirdi söverek sayarak dipçik vurmaya başladı. Bana vurduğu neysede Savku yaralı adamın duluğuna şarabnel isabet etmiş yarası tam iyileşmemiş daha. İngiliz Sövüp sayıyor beni anlamaz sanıyor bende ona sövüyorum ama elden ne gelir. Biz ileri geri ederken genç bir Zabit koştu geldi. Baktım bizim zabitlerden. Ne oluyor dedi, böyleyken böyle der demez hiç beklemeden silahını çektiği gibi ikisinide vurdu. Kaçın dedi bize, oda bizde kaçtık Selimiyeye girdik. Çok geçmedi İngiliz askerleri Selimiye’yi bastı ama kimi kimden soracak. Zabiti sakladılar hemen traş ettiler, elbisesini değiştirdiler derken bulunmadı öyle gitti. Bulsalarda ordan adammı verirler yahu. İngiliz askerleri ne oldu bilmem ikiside yıkılıp kalmıştı muhakkak öldü alır yerinden vurdu, öldürmeye vurdu öyle korkutma ney değil. O zabit benim İngilizlerden ne kadar hıncım varsa aldı sanki. Ebi ecdadı nur içinde yatsın. Babayiğit bir adamdı. On onbeş gün kaldık Selimiye de büyük paşalar bile varmış içimizde sonradan öğrendik hepiside nefer elbisesi giymişler saklanırlarmış. Ordanda Gemiye bindirdiler Samsuna geldik. Gemide bizden yaşlı bir nefere gelirken gelirken yanındakiler paşam demiye başladılar. Oda Ankara’ya gidiyormuş açıkladılar bizde hörmet ettik. Neyse o zaman İstanbul’dan bizim bu yana gelmek için Ya gemiynen Samsun’a Ordan yaya Kayseri’ye, ya Treninen Ulukışla’ya ordan yaya Kayseriye, Yahutta İstanbul’dan Kayseri’ye 20-30 günde yaya olarak gidiliyor. Lakin o günlerde Ulukışla yolu ile yaya yolun çoğu yeri işgal altında olduğundan birtek Samsun üstünden gidiliyor. Samsun da ana baba günü ne kadar bizim buyanının adamı var gelen giden hastalanıp hanlarda yatan hepsi burada. Ortada bir laf dolanıyor. Gazi Paşa burda toplantılar yapıyor filan gibi. Gazi Paşayı taaa Çanakkale’den duyardık. Selimiye kışlasında da adı konuşuluyordu. Biz 8-10 Kayserili Sivaslı arkadaş olduk yola çıktık. Samsun’un berisinde bir kazada miting yapılacakmış. Paşa nutuk verecekmiş herkes toplanıyormuş dediler bizde gittik. Çok kalabalık vardı çoğu bizim gibi cepheden dönen bizim bu yannının uşağı. Oraların adamlarıda var tabii canım. Yağmurlu bir günüdü Hocalar Kuran okudu dualar edildi. Gazi Mustafa Kemal Paşa çıktı epey bir şeyler söyledi alkışladık. En çokta İzmire Yunanın girmesinden anlattı. Emrindeyiz Paşam diye bağırdık. İzmir’in işgalinde olanlardan bahsedince ağladık. Durmadan emrindeyiz Paşam diye bağırdılar. Susmak bilmedik açlığımızı susuzluğumuzu memleketi neyi unuttuk gene. Düşman karşımızda gibi heyecanlandık. “Evlatlarım” dedi. “Siz yıllardır cephelerdesiniz biliyorum. Yoruldunuz yıprandınız. Analarınız eşleriniz sizi bekliyor. Şimdi bir an önce evlerinize ulaşın. Hasret giderin. Ben zamanı geldiğinde sizi çağıracağım,vatanı kurtarmak için çağırdığımda gelin.” “Canımız vatanımıza feda olsun” diye bağırdık. Ordan yürüdük yata kalka dokuz on günde geldik köyü bulduk. Geldik ama sanki başka bir köye geldik. Nerdeyse adam kalmamış seferberliğe gidenlerin çoğu dönmemiş. Çocukların kimi ölmüş kalanlar büyümüş delikanlı olmuş. Bizi yolcu eden yaşlı adamlardan kimse kalmamış. Kıtlık gelmiş, salgın hastalık gelmiş derken insanlarda hayır kalmamış. Herkes hasta yokluk içinde perişan. Aradan üç ay geçti geçmedi tekrar askere çağrıldık. Gazi yeni ordu kurdu dediler, ”Eğil dağlar eğil üstünden aşam yeni talim çıkmış varam alışam”diye marş söyleyerek gittik. Polatlıdan başladık Sakarya savaşında saka idim. Dumlupınar ovasını avcumun içi gibi bilirim. Büyük Taarruzda Afyon da Gazi Mustafa’yı Feyzi Paşayı, İsmet Paşayı harita başında konuşurken 8-10 adım yakınlarından gördüm. Bir tesadüf işte ama hemen uzaklaştırdılar muhafızları. İzmir’e kadar düşmanı kovaladık. Yunan askeri çok kötü bozuldu. Kaçan kurtuldu kaçamıyan kırıldı. Çokta esir alındı gene biz vicdanlıyız onların yaptığını yapmadı bizim komutanlarda bizde. Biz önce Aydın’ı kurtardık sonra İzmir’e geldik. Biz gelmeden önce İzmir’i yakmışlar. Yunanlılar her yerde bunu yaptılar hem kaçtılar hem yaktılar. İzmir kül olmuş vardık ki. İnsanlar kurtuluş sevinci içinde coştukça coşuyor. Bir taraftanda yanan İzmir’e bakıp ağlıyorlardı. Çeşmeye kadar gittik orada konuşlandık epey kaldık Çeşmede. Çeşmede çok rüzgar eser öldürür adamı ne durur ne dinlenir yahu. İki ay orda kaldık Atinaya çıkalım filan dendi kendi kendimize. Hadi deseler giderdikte gözümüz hiçbir şeyi görmez haldeydik. Çeşmeden Gaziemir deyi bir yere getirdiler orda artık rahattık. Nöbet tutup oturup kalkıyorduk. En son Paşa’nın düğününü yaptılar. İki uçağımız havalandı şenlik için gösteri yaptı. Biri geri düştü. Pilotu kurtuldu dediler doğrumu bilmem. Bahara yakında bizim guyraları terhis ettiler geldik gittik. Nerden baksan on sene askerlik yaptık. Ölmeden oraları bir daha görsek iyiydi ama olmadı meşakatinen geldik meşakkatinen gidiyoruz. Allahım o savaş günleri gitsinde gelmesin. Yüzlerce insanın ölümünü gördüm. Kolumda ölenler çok oldu. Ölüyüde ölümüde kanıksadık hiç kılımız kıpırdamaz olduk sanki. Yavrularım ölümün gözünü seviyim Allah kimseyi esir etmesin. Esirliğin kahrını ne ben söyleyim nede siz duyun.”




SENDE BİZE KATIL

SessizSokak.com da henüz yayınlanmamış bildiğin başka Çanakkale varsa, hemen bizimle paylaş.

İsim ya da Rumuzunuz :

Emailiniz :

Güvenlik kodu :   

Çanakkale sözü ekle